SUAL:

‘’Biat’’ hakikatinin Risale-i Nur mesleğindeki yeri nedir?

ELCEVAP:

Bismillah …

                Evvel söz odur ki; O’nun adı ile başlayıp yine O’nun adı ile bitsin ve yine O’na dönsün! Rahman ve Rahim olanın adı ile başlarız.

                O; pak ve temiz olan Efendimize (asm) Âline ve dahi ashabına binler salat ve selam eder, müşerref olduğumuz Din-i İslam’ı bir ‘’din’’ olarak, veraset-i nübüvvet sırrı ile ta bizlere kadar taşıyan tüm geçmiş silsilemizi de anar, hayır ile yâd edip ruhlarını, hizmetimizden haberdar etmesi için Mevla Hazretlerine arz-ı niyaz ederiz.

                İlkin, ‘’mevzuu’’, ( mevzuumuzu ) tespit ile başlamak… Neyi, ne için konuşup teati ettiğimizin iyice derk edilip anlaşılması için elzem olmak ile sual O ki; ‘’Hazreti Üstadımızın tatbikatında ve dahi Risalelerde bir ıstılah olarak ‘’Biat’’ hakikatinin varlığı, yokluğu ve de ‘’mesleğimizce’’, bir zaruretinin olup olmadığı meselesi ve dahi bunun, hayatın geniş sahaları ve safhaları içinde yerinin ne olup, olmadığı konusudur.

                Meseleye girişmeden önce, binlerce yıldır takarrür etmiş bazı kaide ve usullerin yanı sıra, bazı ıstılahın da üstünden geçmek lazım gelecek ki; kelimeler ve ardındaki anlamlar yeterince anlaşılıp, muhatapta karşılık arz etmeden, ne söylenilse aksi durumda zihne ve kalbe takribi mümkün olmaz. Bu vesile ile bazen ‘’usul-ü fıkıh’’ ve bazen de sair ilim şubelerine müracaat etmemizden dolayı maruz görünüz; zira lazımdır! Böylece, sahih ve caiz olanı olmayandan tefrik mümkün olur.

                Herkesçe malumdur ki; Risale-i Nur’un Mesleği ‘’Hakikattir’’ !

                E öyle ise nedir Hakikat? Birazcık ‘’Usulden’’ yardım almanın, sanırım kimseye zararı dokunmaz.

                Kitap diyor ki; ‘’Hakikat’’ Bir şeyin zatı, mahiyeti demektir. Katiyen ve manen sabit olan ve ilh… Istılah lisanında, esasen vaz edilmiş olduğu manada istimal olunup başka bir manaya nakledilmemiş bulunan sözdür. Mukabili, mecazdır! ( Hukuk u İslamiye ve Istılahat ı Fıkhiye Kamusu İstanbul 1988 s.13)

                Malum olduğu üzere Hakikat kelimesinin Tahkik ile ve dahi onun da Hukuk ile bir illiyet bağı vardır. Diyesimiz o ki; ne ziyade edin sözü ne de nakıs bırakın! Hem kendi hukukunuz hem de bizlerin hukukunu ayak dibi edip de var olan bir hakikate “yok” demeyin. Belki deyin ki; ufkumuzda yoktur!

                Ediplerden biri demiş; ‘’Şu falan kişinin ilmi ve ihtisası gayet azdır. Elinde sayfalar ve hokka ile yürür. Yanında hadis cüzleri vardır. Yaşlı hocaların etrafında dolaşır durur. Bununla birlikte ne caiz olanı bilir ne de olmayanı!’’

                Yine başka bir iktibas ile…

                Bir muhaddis var ki; tüm bildiği

                ‘’Dimyati’den naklettiği cüzlerdir

                Falanca hanım Âli bir rivayet var

                Filanca da bunu Esbat’tan nakleder.

                Garib ile aziz arasındaki

                Hayyat ve Hannat arasındaki fark ile uğraşır

                Ve Ebu Filan; İsmi ne onun ve

                Lakabı Sünat olan da kim?

                İşte o zaman dini ilimler haykırır; Bu, benim defterimin dürüldüğü bir vakittir!’’ ( Tedribü’r Ravi, Suyuti, İstanbul 2019 s; 76)

                Özetini merak buyuran zihinler için kısa bir şerhi de izniniz ile ben ekleyeyim. Diyor ki kıta;

                Bilirmiş gibi yapmayın! Aydınlatmak için değil, aydınlanmak için yanın! Arkanızdan gelen biri olarak gördüğünüz her kim ise, şayet istidatça ve kabiliyetçe ve idrakçe sizden daha yüksek ise lütfen hürmet edin. Üstadımızdan iktibas ile ‘’ Vefa, gavr-ı in’idama çekildi… Tufan-ı gadr feverana başladı. ‘’Kavl’’ ve ‘’amel’’ ortasında uzun bir mesafe açıldı’’ ( Muhakemat, Zehra, 2006 s.83 )

                Haddimize değil ama az çok istihraç ettiğimiz anlam o ki bu sözlerden; Vefalı olun, sözünüz, fiilinizi tasdik etsin! Değilse kavil ile yukardaki, kendini Muhaddis sanan ‘’Filan’’ gibi ilim, sizden yaka silker. Bir ‘’külün’’ içinde bir cüz; ama ne cüz! Risale-i Nur! Sahiplenmenize izin verildi ise de tüm sırları ile keşşafı da siz olmayabilirsiniz. Lütfen derk edin!

                Malumdur ki; eserden, müessire ve müessirden esere zihnin intikaline; ‘’istidlal’’ denir.

                Eser nedir? Kuşkusuz İslamiyet!

                Müessesi? Kuşkusuz Efendimiz (A.S)!

                Tesis edilen dinin tarihçesine hiç mi nazar etmezsiniz?

                Onca biat hadisesi var iken hem de? Hatırlayın lütfen ‘’Akabe’yi’’ ! Lütfen doğru okuyunuz ey Nurcular! ‘’Ağabeyi’’, değil ‘’Akabe’’ yazıyor! Hem nitekim şu vakıa olmamış mıdır; Efendimiz (A.S) Hz. Ömer’i (R.A) Ensar hanımlarından biat alması için vazifelendirmemiş midir? (Müsned, V, 85; 409 )        

                Bunca delile istinaden ‘’Biat’’, nasıl olur da lügatlerinizden çıkartmak isteyeceğiniz bir kelime şekline büründü hiç anlamıyoruz.

                ‘’Biat’’, Arabi olarak ‘’Bey’’ Mastarından; satmak, satın almak gibi anlamları havi bir kelimedir. Aslı; ‘’Bey’at’’ olup, mukabilinde satmak ya da satın almayı ihtiva eder. Şimdi gelelim kökeni satmak ve veya satın almak olan bu kelimenin ıstılah lisanınca karşılığına!

                Neden “satmak” fiili ile bir illiyet bağı var bu kelimenin?

                Kim ne satıyor? Kime satıyor? Alan kim? Ne bedelle alıyor? Kar mı zarar mı? Ne? Bakın Ey çokbilmiş ( ! ) Nurcular!

                Bunun cevabı aslında sarih; Tevbe Suresi 111. Ayete bakınız! Hatırlayan hatırlar! Tefsirini de mi istersiniz? E tabii ki de mümkün; E o zaman da Üstadımızın (R.A) neden 6. Söze azıcık yukarıda bahsi geçen bu ayet ile başladığını lütfen bir daha düşününüz.

                Sizin olduğunu tevehhüm ettiğiniz her şeyi sizden nasıl ister; ( Mevla ) bir kez olsun düşünün bunu?

                Asr-ı Saadette bu ‘’Hakikat’’, Efendimiz (S.A) vasıtası ile ve ardından da Raşit halifeler eliyle oldu. Ve sonra ne mi oldu? İptal mi? Haşa, yüzbinlerce kez haşa! Göğe çekilen hiçbir Hakikat-i İslamiye yoktur. Tüm Ahkâm-ı Şeriat, tüm şubeleri ile müstakardır. Görmek istersen göz bir nimet… İşitmek istersen, kulak ve kalp de öyle! Bir emir tahtında olmadan, mücbir bir sebep olmadan, kime ne vermişiz ki bu güne kadar bir soralım kendimize ve o aziz (!) nefsimize!

                En Önemlisi de şu ki; bu hakikati yok saymakla, yok olmuyor lütfen unutmayalım. Demek ki ne imiş ‘’Biat’’; can istenir ise can, mal istenirse mal ve ilh… Satmak zorundasın! ( Sahibine ) E göklerden vahiy de gelmiyor artık! Kim söyleyecek bize zamanını?

                Hem deniliyor ki; ‘’Üstadın (R.A) böyle bir tatbikatı yok idi’’

                Deliliniz nedir? ‘’Nefiy’’, kolay diyor bize kitap! Her vakit yanında mı idiniz? Erkan ve Haslar dairesine yakın durarak hangi sırrı aldığınızı düşünüyorsunuz? Evet, bu iş bir tevarüs ve tevatür meselesi lakin ‘’kim, kimin rivayetine neden iltifat etsin’’ hengâmesi içinde ’’sizin’’ sözünüzü ‘’bizim’’ - Aczmendi - sözümüzden evla kılacak bir hakikat var mı elinizde?

                Hulusi Efendi Hazretlerinin Üstadımız (R.A) ile her münasebetine ve has irtibatlarının her detayına, muttali mi diniz ki diyorsunuz; … Ya da aynı şey, Mehmet Feyzi için nasıldı? Anahtar deliğinden bakmayı terk edin. Mahrem bir mesele olmak ihtimaline karşılık, azıcık bilmediğiniz meselelerde susun!

                Hem hakikatin binler şubesi olur ve lakin O yekta ve tektir! Hem demiyor mu Eski Said lisanı Üstadımız; ‘’Takarrür etmiş usuldendir; Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.’’ Şerhe bile ihtiyaç yok; gayet net ve sarih! Nâkile cihazlarınız ile işittikleriniz yetişmez ise azıcık kaide ve Ahkâm-ı Şeriata kulak verin!

                “Yoktu” demeyin!

                Silkelenip kendimize gelelim, başka birçok şube-i İslamiye bize bakıp da istihza etmesin! Siyasi ve içtimai sebeplere müstenit olarak ‘’Biat Müessesesini’’ zaman ve şeraite bağlı olarak mülahaza etmek hakikate sığmaz bir cinayettir. Avam-ı Nas, dinini devlet korur!

                Bir ufku ve hedefi olmayan bir Nurcu (!) nasıl olurda O koca Üstadın (R.A) varisiyim diyebilir? Hiç kusura bakmayın lütfen; sizin nazarınızın fevkinde büyük bir mücadele adamı idi Üstadımız! İntisap ve biat, ayrı ayrı tutmak, hakikati parça parça etmekten başka ne işe yarar ki? Ne yani Devlet Reisi (hakkıyla makamında oturuyor ise pek tabii ki de) bir şey söyleyecek, sen de diyecek misin ki;” dur ben bir şeyhime sorayım”?

                Bu ‘’Biat’’ meselesi Saadet Asrında nasıl ise aynı şekilde korunan bir hakikat olarak hala önümüzde durmaktadır. İster görmezden gelelim istersek de gelmeyelim, durum değişmeyecek.

                Tüm iç içe geçmiş daireler içinde en kıymetlisi şüphesiz ‘’Ahkâm-ı Şeriat’’ dairesidir. Ne bir şeyi çıkartabilirsiniz ne de ekleyebilirsiniz. Bu hakikate istinaden eğer şunu söylüyor iseniz; ‘’Risale-i Nur Mesleğince ‘’Biat’’ reddedilmiştir! E sormak gerekmez mi bunca yıl okuduğunuz eserler, sizi nasıl bu kadar kör etti? Üstadımız, gökten zembille inmedi; O, bir silsilenin, O günkü mübarek halkası idi; hepsi bu! Ne O’nun ile başladı ne de O’ndan sonra hitam bulacak! Yanlış şekilde hürmetiniz, hürmet değildir!

                Hem ‘’Şahsı Manevi hem de Şahsı Manevinin Mümessili’’ şeklinde bir mülahazanız olacak, bu kelime ve tabirleri işitmiş olacaksınız hem de diyeceksiniz ki; O öldü! Bir hakikati gömmek ve dahi gömdüğünüzü düşündüğünüz bu hakikatten nemalanmak, ne zamandan beri mesleğimizce bir düsturudur?

                Taklitten, tahkike bir yol var! İntisabınızın ötesinde bir şeydir ‘’Biat’’ !

                Şimdi aslında, duymaktan çok da haz etmeyeceğiniz şeyi söylemenin zamanı geldi!

                Erkan da olsa, has da olsa tüm talebelerinden manen daha yüksektir Üstadımız. Bakılıp misal alınacak ise, önce O’na bakmak gerekmez mi? Onun için güzel ve matlup bir şey, neden bize men edilsin ki? Elbet, taklit edeceğiz… Bir kartalın uçuşunu taklit zor olur, olacak…

                Ama kimse de kusura bakmasın, kendimizi serçe yerine de koydurmayacağız. Bize tevarüs eden hakikatleri, aslını muhafaza ederek onun izinden, o nasıl anladı ise öyle anlayıp öyle de tamim edeceğiz, etmeye devam edeceğiz! İster işitilsin isterse de işitilmesin…

                Dini, dünyevi ayrı ayrı bir hayat yok. Bu bize, ‘’batı’’ kafasının, ‘’kazurat’’ nev’inden bir hediyesi. ‘’El cüz-i la yetecezza’’hakikat, inkısam etmez bir küldür! Malum ve maruf ki; Ehl-i Sünnetin en küçük meselesinin tahfifi bile bunca müşkül iken sen tut, bahir bir hakikate sırt çevir! Demezler mi niye susmadın diye? Onca küfre ve kâfire karşı lâl! Bize gelince ‘’gıl u kal’’ ! Öyle mi?

                Hem endişe de etmeyin; üstünde kati ihbar var, ‘’Bu ümmet yalan üzerine ittifak etmez’’.

                Hem merak da etmeyin; azlık ve çokluğun hükmü ya da hükümsüzlüğü de Allah İndindedir.

                Biz Üstadımız taklit etmeye devam edeceğiz, bu vesile ile de silsilemiz ulaştığı yere kadar da O kutlu Nebinin izine kadar, sancağının altına kadar… Ve hatta Mevla nasip etsin cennete kadar takip edeceğiz. Üstadımızın arkasına sığınıp onun güzelliklerini, mehasinini, kendi güzelliğimiz imiş gibi caka satmak yerine – 24. Söz 2. Dal delilimizdir- O’na ve davasına kendimizi siper edip sonuna kadar ‘’küfür’’ ile dövüşeceğiz! Ta ki Din…

                Yalnız Allah’ın ola!

Yükleniyor