(Ehl-i Tasavvufu tekfir eden bir kısım video paylaşımlarının sual edilmesine mukabil verilen cevaptır.)

              

               CENNET CEHENNEM TAKSİMİ

            Paylaştığınız videoları inceledim. 

            Üstadımızın (ra) Lemaat’ta zikrettiği;

            “Evliyadan Âşikin ve Ârifin Beynlerinde Mühim Bir Fark” bahsi, dört videonun büyük bir kısmına cevap olabileceği gibi, daha ziyade ayrıntı için “Telvîhât-ı Tis’a” eserine müracaat etmelisiniz.

            Tabi bu iki mehaz, ehl-i insaf bir muhatap için fazlasıyla kafi gelse de muhatabınız; Vahhabî/Selefi zihniyetli biri yada eline aldığı falanca yayın evinin filan baskılı mealiyle (zira yayınevi ve baskı sayısına göre hükümler değişebiliyor) kimin cennete kimin cehenneme gideceğini taksim eden, cesur(!) yürekli bir Mealci ise söylenebilecek çok şey yok aslında.

            Zira böylelerinin sözüm ona “Tevhid İnancı” adı altında açtıkları yaralar, ehl-i mutasavvifenin muhabbet taşkınlıkları, sekir hali, incizap durumu ve istiğrak hallerinin neticesi olan vartalardan çok daha fazla olduğu gibi, daha ziyade tahripkardır.

            Bu münasebetle o kardeşimiz ehl-i mutasavvifeyi hizaya getirmeye yeltenmezden evvel, kendini muhasebeden geçirmesi -ki muhtemelen buna ihtiyaç duymuyordur. Zira “ilâhehu-hevâhu” mesabesindeki her nefis gibi kusurunu görmüyordur- veya başkasının ona yardımcı olması durumu söz konusu olur ki, bu durumda da kendinden başkasını “Hadî” bilmeyen ve tanımayan bu taife için, sözler tesirsiz, deliller yetersiz kalıyor.

            Lakin her şeye rağmen gerek safi zihinlerin idlaline mani olmak ve gerekse de İslam namına başka yapılacak hiçbir mücadele kalmamışçasına bu konuları gündeme taşıyanların ipini pazara çıkamak adına, birkaç kelam etmekte fayda var. Şöyle ki;

            Bu tarz tenkit ve tekfirleri yapanların ekserinde görülen ve İFTİHAR EDİLİP, ÖVÜLMESİ GEREKEN TEVHİDİ HASSASİYET; nefisin ince bir hilesi veya dessas İngiliz siyasetinin yönlendirmesi sayesinde “küfr-ü mutlakla” mücadele etmek yerine “şirk-i hafi ihtimali” üzerine yoğunlaşıyor ve maalesef ki, ehl-i imanı tekfire kadar gidiyor.

            Onun, nefsindeki bu hileyi görüp “Tevhidi hassasiyeti istikametli bir tarzda sevk etmesinin” tek yolu, nefsine şu sualleri sormasından geçiyor;

            Değil dolaylı, doğrudan Allah’ı inkâr edenlerle ne kadar mücadele ediyorum?

            Mekke müşrikleri misal, heykeller önüne geçip, kıyam eden veya başlarını öne eğmek suretiyle rükuda duranlar için, kaç kelam ettim ? Bu yolda ne kadar çile çektim?

            Öyle ya, birinde “mutlak şirk” var, hâlbuki diğerinde, “muhtemel şirk” tehlikesi (o da tahlil edene göre değişir ya hadi neyse...) “Mutlak tehlike” durduğu yerde, “muhtemel olasılıkla” meşguliyet, nefsin ve şeytanın oyuncağı olmaktan başka nasıl izah edilebilir ki?

            Kişi nefsini bu tarzda sorguladığında görecektir ki;

            Nefsi, bu tarz bir mücadeleye yanaşmayacak..!  

            Peki neden...?

            Çünkü;

            Anayasal düzene muhalefet cezası var !

            5816 sayılı yasa ile korunan tabular var !

            Böylesi tevhid kahramanlarından(!) hasbelkader bir kaç kelam edipte, hakiki tağutlara verdiği rahatsızlıktan sebep hapse düşenlere şahit oldum.

            Cezaevinde sakallarının kesilmesine itiraz etmedikleri gibi, “vatandaşın TC kimliği taşımasını dinden çıkmak” olarak tanımlayan bu şahıslar, cezaevi mutfağında patates soymaktan hiç de imtina etmezlerdi. Kaldı ki kararlı durmaları halinde kendilerini destekleyeceğimizi bildikleri ve bu konularda muvaffak olduğumuzu gördükleri halde, en ufak bir riske dahi girmezlerdi.

            Peki neden ?

            Çünkü; “İç disiplin cezası ya da infazlarının yanması” ihtimali vardı.

            Eeee… tabi bunlar da zor şeyler...

            Cennet, Cehennem taksimi kadar kolay(!) şeyler değil ki atıp tutsunlar...

            Velhasıl; Böyleleri gördükçe, Üstad Bediüzzaman’a (ra) olan hürmet ve muhabbetim bir kat daha ziyadeleşiyor. Zira Üstadımız eserlerinde, ehl-i mutasavvifenin büyüklerini hürmetle yâd edip, onların eserlerindeki kadim hakikatlerden istifade etmiş; asırlarca avam-ı nası istikamette tutmaları adına haklarını teslim ile beraber, son derece kibar, ince, insaflı ve ilmi bir üslup içerisinde bir kısım vartalara temas etmiş ve Tarikatın en istikametli tarzının -asrımız itibariyle- nasıl olacağının dersini vermişken; birinci derece mücadelesini ve bütün kuvvetini tağuti düzenlerle ve şirkle mücadele yolunda sarf etmiştir. Bu yönde 35 yıllık hapis, işkence ve sürgün hayatına katlanmış ve karşılığında bir mezar taşı kadarlık bir menfaati dahi kendine çok görmüştür.

            Konu Bediüzzaman Hazretlerine (ra) gelmişken vahhabi/selefi/mealci taifenin bir başka hassasiyeti olan “Kur’an temelli(!) hadis” konusundaki -hassasiyetten ziyade cehaletine- temas etmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki;

            Bu taife, Risale-i Nurlarda nakledilen “küçük bir çocuğa Peygamber Efendimizin (asm) bedduasına dair hadisi” yüksek merhametlerine(!) sığmadığı ve -haşa- Kur’an’i hakikatlerle bağdaşmadığı için reddeder.

            Bu nasıl Kur’an’la iştigaldir ve nasıl bir merhamettir ki, Kur’an’ın zikrettiği Hz Musa ve Hızır as. bahsinden; ilm-i leduna mazhar bir kısım eşhasın, zahiren hikmetsiz ve merhametsiz görünecek bir kısım amellerinin gayet hikmetli ve ebedi saadeti netice verecek derecede merhametli olabileceği dersini çıkaramadığı gibi, şefkat ve merhametini Hızır’dan ve hatta ona emreden Allah’tan (cc) daha ileri taşıdığının farkına varmaz da hadisi reddeder.

           

            Her neyse kırdıkları ip az değil ki anlatmakla bitirelim, en iyisi bu kadarla kifayet edelim.

 

            Fiemanillah…

 

 

30/05/2020

Abdulmetin Sayın

Yükleniyor