SUAL:

“Müspet hareket” meselelerinde nurcuların size olan muhalefetinin sebebi nedir? “Şahs-ı manevi ve Merciiyet” hakkında nurcu cami tarafından hazırlanmış 42 maddelik çalışma hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

ELCEVAP:

Risale-i Nur dairesinin mühim bir hakikati olan Şahs-ı Manevi ve merciiyet hususundaki tevil farklarına dair bir mukaddime ve dört meseleden ibarettir.

Bismillahirrahmanirrahim,

                MUKADDİME

                Hacı Hulusi Efendi (ks) merhumun, dizinin dibinde, azizler diyarı Elaziz'de 1986 yılında çatlayan Aczmendî tohumu, efkar-ı ammede büyük bir tesri-i ihtizazî meydana getirmiştir. 

                Aczmendîler, “Şeriatın icra ve tatbiki suretinde içtimaiyata el koydukları andan itibaren” rejimin temellerini oluşturan devrim yasaları tartışmalı bir tarzda gündeme gelmiş, bu durumdan rahatsız olan rejim; mahkemeler ve hapis tehdidiyle Aczmendîler'i tarassut altına almaya çalışırken, nurcu camia; “müsbet hareket düsturları ihlal ediliyor” iddiasıyla, Risale-i Nur hizmetindeki bu yeni filizlenmeye muhalif hatta muarrız bir surette karşıla-mışlardır. 

                Aczmendîlerin rejimle olan mücadelesi ne kadar aleni, açıktan ve şiddetli gelişmişse, nurcuların Aczmendî'ye olan muhalefeti de bir o kadar örtülü, gizli ve fırsatını bulduğunda iftira boyutunu aşacak derecede seviyesiz ve kesintisiz bir tarzda ilerlemiştir. 

                Acip ve ibretamiz olan şudur ki; “müspet hareket etmedikleri” sebebiyle Risale-i Nur hizmetine zarar vereceklerinden endişe duyulan Aczmendîler'e karşı en şiddetli bir tarzda muhalefet geliştiren nurcu camia; “müspet hareket adına tasvip edip alkışladıkları hizmetler” eliyle, Risale-i Nurları vatan hainliği ve terörle beraber zikredilecek bir derekeye düşürmüştür. 

                Halbuki Aczmendiler, tüm nurcu camianın muhalefetine ve rejimin en caydırıcı muamelelerine maruz kaldıkları halde, hizmetlerinden geri adım atmadıkları gibi inayet ve Tevfik-i İlahinin bir neticesi olarak “inançlarını fikirsel ve eylemsel alanda, bireysel ve toplu olarak ifade edebilmekte serbest bir İNANÇ GURUBU oldukları” bizzat mahkemeler eliyle teyit edilmiştir.

                Bu büyük muvaffakiyetin bir cilvesi de şudur ki; Risale-i Nurların telif ve neşrine müsamaha ve müsaadenin 1952'lere tekabül etmesinden tam bir devir sonra (2012 yılında) telif edilen hakikatlerin tatbikat sahasına çıkabileceğine dair resmi müsaade Aczmendi kıyamıyla elde edilmiştir. 

                Fakat ne acıdır ki, Üstadımıza 35 yılık işkence ve sürgüne mal olan yasaklar ortadan kalktığı halde, o hakikatleri yaşayacak nurcu kalmamıştır.

                Bir başka acı durum da şudur ki; nurcu camianın Üstad hazretlerinin vefatının akabinde “şahsı merciiyetten azledip, şahs-ı maneviyi esas almalarından” fırsat bulan bazı şer odakları, geliştirdikleri dessasane planlar çerçevesinde, büyük bir kuvvete ve teveccühe eriştirdikleri bir kısım naehiller eliyle, “Ümmet'i Muhammed'i (as) sahil-i selamete çıkaracak bir hareketi” “Dinler arası diyalog iklimine sokmuş”, “lanetli bir kavmin sahiline yanaştırmış”, “emperyalist ve zalim bir idarenin emellerine alet etmiştir” 

                Ülkemizin en zeki ve istidatlı gençlerinden iki kuşağı doğrudan, üçüncü bir kuşağı da dolaylı olarak ehl-i ilhada hizmet edecek bir anlayışa sürükleyen bu başıboş vaziyet; “Şahs-ı Manevi ve Merciiyet” meselesindeki azim tevil hatasından kaynaklandığı halde, enaniyetlerin çarpışmayacağı ve hizmette sahiplenmenin artacağı gibi gerekçelerle, bu yanlış usul ısrarla devam ettirilmiştir. Ve el'an da devam ettirilmektedir.

                Başlangıçta parlak gözüken bu telakki tarzının, nihayetinde ne gibi arızalar meydana getireceği hesap edilemediğinden veya bu ince hesabı yapan komiteler tarafından perdelendiğinden, bu anlayışa kuvvet veren ilmi mülahazalar daimi bir tarzda desteklenirken, aksi yöndeki telakki ve tatbikatlar reddiyeler, ithamlar ve hatta karalamalarla zevale mahkûm edilmiştir. 

                Günümüze gelene kadar “Şahıs ve Şahs-ı Manevi” meselesine dair nurcu camia tarafından kaleme alınmış birçok çalışma olmakla birlikte, 90'lı yılların başında neşredilmiş 11 sayfadan ibaret 42 maddelik bir çalışma, sonraki birçok mülahazaya mesnet teşkil etmiştir. 

                Neşredildiği dönemde bil 'vesile Müslim Efendi'ye de intikal ettirilen bu çalışmaya mukabil Müslim Efendi'nin kaleme aldığı iki sahifelik mütalaa, ilk çalışmanın muhatapları tarafından, merhum Rüştü Tafral abiye intikal ettirilmiş o zatta konuyla ilgili 2-3 sayfalık yeni bir çalışma yaparak efkar-ı ammeye neşretmiştir.  

                Bizlere tevcih edilen suale mukabil, merhum Rüştü Tafral abinin bu son çalışması üzerinden konuyu ele almak arzusundayız. 42 maddelik ilk çalışma üzerinden değerlendirme yapmayı üç cihetle münasip görmedik. 

                1- Konu “Risale-i Nur Mesleğinde Şahs-ı Manevi” olunca, değil böylesi bir çalışmaya itiraz, belki çalışmadaki 42 maddeye ikinci, hatta üçüncü bir 42 maddeyi de biz ekleyebiliriz. Ve hizmet dairemizdeki kuvvey-i kutsiyeyi temin eden şahs-ı maneviye değil itiraz, bilakis üzerinde hassasiyetle durulması gerektiği fikrindeyiz.

                2- Aczmendîler, Risale-i Nur'daki şahs-ı manevi hakikatini inkâr etmediği gibi, bilakis en az diğer hizmet halkaları kadar bu hususa ehemmiyet verir ve 21. Lem'a merkezli bir şahs-ı manevi teşekkülünü, hizmetin hayatiyeti ve muvaffakiyeti için elzem bilirler.

                3- İlk çalışma sonrasındaki muhaverelerle, şahs-ı manevi meselesindeki tevil farklarının ortaya çıktığı kısımlar daha ziyade netleştiğinden, bu kısımlara yoğunlaşmanın mutmain edici bir çalışma için daha faydalı olacağını düşünüyoruz.

                Mukaddimeyi burada nihayete erdirip, sahs-ı manevi ve merciiyet hususundaki tevil farklılıklarının kaynağı olduğunu düşündüğümüz MEHDİYET, MERCİİYET,  TEBAİYET ve HİDAYET gibi dört meseleye kısaca temas edeceğim inşallah.

                Şahs-ı Manevi Hususunda Tevil Farklarına Sebep Olan Meselelerden Birincisi;

                MEHDİYET: 

                Müslim Efendi'nin mütalaasına mukabil kaleme alınan mektupta “Bütün Nurcular Hazret-i Üstad'ın ahir zamanda geleceği müjdelenen zat olduğunu kanaat-ı kat'iyyet ile biliyorlar ve kabul ediyorlar” denilmekle, nurcularla biz Aczmendî anlayışı arasındaki tevil farklarından en önemlisine temas edilmiş. 

                İşin doğrusu, “dava bilinci adına nurcu camianın en hayati hatası nedir ?” diye sual edilmiş olsa, verilecek en isabetli cevabın; “Mehdiyet meselesi” olduğu kanaatindeyim. Zira, Üstad'ın vazıh bir tarzda reddettiği ve kendinden sonra gelecek bir zatı işaret ettiği ve dahi Mehdiyetten beklenen -devlet idaresi gibi- zahire aksedecek icraatlar da kendi döneminde görülmediği halde, Üstad'ı ahir zamanda beklenen Mehdi olarak kabul etmek; “Mehdi geldi, icraatını gerçekleştirdi, sonrası için daha ileri derecede bir muvaffakiyet beklenemeyeceği gibi, bu saatten sonra Müslümanlara düşen tağutun müsaadesi ve müsamahası çerçevesinde dinini yaşayıp, akıllı uslu bir vatandaş profiliyle, güneşin batıdan doğmasını beklemekten ibarettir” demektir.

                Takdir edersiniz ki bu azim bir dun-himmetlik olmakla beraber, çok daha önemlisi, Risale-i Nur dairesinde ikinci ve üçüncü hizmet devrelerini icra edecek mühim eşhası nazardan düşürmekle, hizmeti başıboş bırakmak ve herkesin en yakın bir kitapçıdan temin edebileceği bir Risale sayesinde, kendine mahsus bir hizmet tarzı icra edebileceğine ruhsat vermektir.

                Şu anda her önüne gelenin -Türkçesini dahi doğru anlamaktan aciz olduğu bir mealdeki- ayetten çıkardığı hüküm ile, daha ilk içtihadında mezhep imamlarını tekfir ettiği, bunu yaparken de kendisini, reddettiği müçtehitlerin yerine koyduğunu göremeyecek kadar kör olması misal, Risale-i Nur dairesinde Üstad'dan sonra büyük tanımayanlar dahi kendilerini merciiyetin tam merkezine yerleştirdiklerinin ya farkında değiller veya farkında değilmiş gibi davranmakla kendilerini ve etraf çevrelerini yanıltıyorlar.  

                Kaldı ki “Rahmet, Hikmet ve Hidayet” manasında en ekmel kitap Kur'an'ı Kerim olduğu halde, mealcilerin elinde ne gibi manevi cinayetlere vesile olduğu çok açık net bir vaziyetteyken, Merciiyet ve tebaiyette Risale-i Nur'ları kafi görenler, bunun ortaya çıkardığı ve çıkaracağı azim hataları nasıl görmezler ? 

                Dahası da var lakin, yaptıkları bir kısım mühim imani hizmetlere hürmeten, bu kadarıyla kifayet ediyoruz.

                Şahs-ı Manevi Hususunda Tevil Farklarına Sebep Olan Meselelerden İkincisi;

                MERCİİYET: 

                Bu konuda, nurcu camia ile aramızdaki tevil farklılıklarına girmeden evvel, merhum Rüştü Tafral abinin “şahıs merkezli merciiyete ihtiyaç olmadığının” izahında bulunurken, tam aksini ifade etmek durumunda kaldığı bir beyanını nazar-ı dikkatinize arz etmek isterim. 

                “Üstad'ın kendini merciiyetten azletmesi ile de bu hakikat nakz olunmuş olmaz ve olmamış ve hatta aksine Hazret-i Üstad'ın Üstadlığını te'yid eder olmuştur. Çünkü merciiyet, müraacat edilen makamı ifade eder. Dini sahada merciie müraacat eden aklını taalin ve kalbini terbiye etmek; yani ilmen ve ruhen terakki ve tekamül etmek ve hadisat-ı alem içinde isabetli olur ve hareket tarzını göstermesiyle sırat-ı müstakimi bulmak için müraacat eder. Yani ta'lim ve terbiyesi altına girer” 

                “Şahsın merciyetine ihtiyaç olmadığı” düşüncesindeki bir zatın, meselesini ispat adına yaptığı izahatta (farkına varmadan) “şahsi merciiyetin zaruretini” ikrar etmek durumunda kaldığı da gösterir ki; merciiyet ve fazilet, hikat-i fıtriye kanunu olmakla beraber, Üstad döneminden bahsedip de bu meselenin aksini iddia etmek mümkün değildir. Bu münasebetle belirtmekte fayda var ki, biz Aczmendîlerin de ısrarla üzerinde durduğu; bir an önce Bediüzzaman (ra) nurculuğunun umum nur dairesinde ikame edilmesidir.

                Lakin acip olan şu ki; Süfyaniyet rejiminin tenkitkerane ve tehditkerane bir tarzda Üstadımızdan sual edip, kendisinden tatbikini istedikleri müsavat kanununu, “merciiyet ve fazileti esas alan” Aczmendîlere, günümüz nurcuları tarafından, telkin ve tavsiye ediliyor ! 

                O halde biz de Üstadımızdan (ra) aldığımız dersle deriz ki; 

                “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz… Ve nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır… İşte nev-i  insanın tenevvünün en mühim MÂYESİ ve ZEMBEREĞİ; müsabaka ile, hakiki îmanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle ancak mümkündür” 

                Rüştü Abi'nin “şahsın merciiyetini teyit” manasında anlaşılan izahı yanında dilerseniz şimdi de merciiyet konusundaki tevil farklılıklarının ortaya çıkardığı şahs-ı manevi telakkisindeki arızalı bir başka duruma nazar edelim. 

                Mevcut nurcuların, hatalı teviller sebebiyle, mercii olarak şahs-ı maneviyi muhatap kabul etmeleri; Ehl-i Sünnet vel'cemaat bir itikadı ve Cadde-i Kübra bir mesleği, Batini bir anlayışa çekmektir.  

                Öyle ya, kendisini “zaman ve mekân kaydına bağlı olmayan bir şahs-ı maneviden başkasıyla muhatap görmeyen” bir zat için kullanılacak en hafif ifade; bu zatın mezheb-i batiniye üzere bulunduğudur.  

                Bu tarzda bir anlayış sahibine, farklı bir telkinde bulunmanın faydası olmamakla beraber, bir temsil ile içinde bulunduğu durumu tasvir etmek isterim. 

                Ticari şirketlerin tüzel kişilikleri konumuza güzel bir misaldir. Aynı şirkete eşit hisselerle ortak olmuş iki hissedar tahayyül edelim. Yılsonu muhasebesi için iki ortak şirkete varırlar. Kar/zarar oranlarını belirtir tabelanın önünde dururlar. Kendi hisselerine düşen miktarın hesabını incelemelerinin akabinde ortaklardan biri muhasebe birimine yönelir, oradan aldığı bir makbuzu şirket yönetim kurulu başkanına imzalatır ve en nihayet vezneye getirir, parasını alır.  

                Diğer hissedar ise halen tabelanın önünde durmak-tadır. Arkadaşı ona neden işlemlerini başlatmadığını sorar.

                “Ben şirketin tüzel kişiliğiyle muhatabım. Sıradan bir muhasebeci, bir kaç yılda bir değişen bir yönetici ve kıymetimi takdirden aciz bir vezneciyle muhatap olmam” der.  

                Ücret dağıtıldığı esnadaki telakki tarzı bu olan adamın, vazife taksimi ve hizmet esnasındaki durumu nicedir? Zira “Ben, sadece şahs-ı manevi ile muhatabım” diyor, başkada bir mercii tanımıyor.  

                Artık muhatap olduğunda, şahs-ı manevi ona ne diyor, ona dediğinden farklı olarak daha daha başkalarına ne diyor da, İttihad-ı İslam hedefiyle ortaya çıkmış bir mesleğin fertleri kendi arasında böyle paramparça bir vaziyet gösteriyor, onu kimse söylemiyor… 

                Velhasıl-ı kelam; Halep'te örülen halı misal, bizim dairede de bir şahs-ı manevi olduğu söylenir ve duyulur. Lakin enine mi boyuna mı bilinmez… Kimse de hesap etmez… 

                Üçüncü ve dördüncü meselemiz olan, TEBAİYET ve HİDAYET meseleleri, ilk iki meseledeki izahlarımızı tasdik edenlere baktığından, işin bu cihetini burada zikretmeye şimdilik ihtiyaç yoktur. 

                Rabbim hakkı hak olarak bilip ittibayı, batılı batıl bilip içtinabı cümlemize nasip ve müyesser eylesin (amin) 

                Arzu ve istirham ederiz ki; Haddi aşan tabirat, hakkın hatırı namına sayıla, incittiğimiz gönül olduysa, affola… 

                Fiemanillah…  

Yükleniyor