SUAL:

Nurcularla aranızdaki münazaranın hikmeti nedir? Şahsa ittiba şart mıdır? Üstad’ın talebeleri arasında fazilet farkı var mıdır? Aczmendîlerin “sarahatlara karşı, tasarruflu ve te’villi istihraçları nazara aldığı” söyleniyor doğru mu?

ELCEVAP:

             

                Yarı fetret hükmünde olan bu zamanda, ümmet-i Muhammedi sahil-i selamete çıkaracak olan Risale-i Nur hareketi bir ihya hareketidir. Bu münasebetle olsa gerek, yeniden ihyanın bir risalesi olan Haşir Risalesi'nden bugünün dünyası, siyaseti ve iman-islam hizmetleri için birçok ders ve manalar çıkabiliyor. Risalenin hemen bidayetinde şöyle diyor:

                « Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmi-yorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

                "Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır.  Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et" dedi. Fakat o sersem inat edip dedi:

                "Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım" dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı. »

                Madem hem 10.Sözün başında hem de birkaç yerde yazıldığı üzere,

                Risale-i Nur'daki temsiller hayali birer hikaye olmayıp doğru hakikatlardır, öyleyse kendimize tatbik etmek için, parantez içindeki “şu dünyaya işarettir” ifadesini “şu Risale-i Nur hizmetine işarettir” tarzında telakki edersek, aynen otuz küsur senedir, Aczmendiler ile diğer cemaatlar arasındaki münazaraya aynen işaret eder.

                Bu münazaramızda muhataplarımız, Aczmendiler'in “sarahatlara karşı, tasarruflu ve te'villi istihraçlar nazara alıyorlar” iddiasında bulunduklarından biz de bu hükme göre hareket edeceğiz.

                Evvela: Risale-i Nurun en birinci sarahati ne olabilir? Mesela, tevhid ve tevhiddeki sühulet ile her kafadan bir sesin çıkmasındaki suubet denilse, buna itiraz edilmez zannediyorum. Onuncu sözün temsilinde ne diyor: "Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?” Amma velakin, Nur camiası muhtarı tanımadığı ve kabul etmediği için ne intizam var ne de vahdet. 

                Kim bilir irili ufaklı kaç parça olmuş ki, herbiri ayrı telden çalıyor! Hepsi aynı kitabı aynı tarzda okuyup ders aldığı ve verdiği halde, aynı meseleler için farklı farklı içtihadlarda bulunup inşikaklara sebebiyet vermiş.

                Nur camiasının bu hal-i pürmelali fiilen gösteriyor ki, herkes Risale-i Nur'dan istifade etse de, herkes her meselesini tam ve istikametli anlamıyor demekki! Hem öyle inşikaklar ki, birbirine selam vermemek ve hatta fıkhen ve itikaden çok büyük, vahim ithamlarda bulunmak derecesinde! Bu vaziyet şunu gösteriyor ki: İstifade edip ders almak başka bir şey, istikamet üzere hareket edebilmek ayrı bir şey. 

                Malumunuzdur ki, fırak-ı dallenin hepsi Kur'an-ı Hakim'den delil gösteriyor. Halbuki Hz.Üstadımızın teyidiyle, en ala mürşid ve en mukaddes üstad da Kur'an-ı Hakim'dir. Demek güzel kokmak için güneşin varlığı yetmiyor, muhatabın gül istidadında olması gerekiyor. Muhatab ufunetli ise, hususan güneş çıkınca hemen ondan uzaklaşırsın. (İşaratü'l-İcaz'da bunun izahatı var). Buna binaen Hz.Üstad'ımız da « ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi gösterebiliriz» (28.Mektup 3.Risale) emrediyor. 

                Evet, dükkanımızda, fabrikamızda, inşaatımızda ve birden fazla insanın olduğu ve menfaatimiz olan herbir meselemizde tatbik ettiğimiz bu tevhiddeki suhuletin, hizmetimizde yeri nedir? Bu hizmetin hakiki vazifeli memurlarının (sivil olarak istihdam edildikleri, yani mürşidlik tavrı kendilerine yasak edildiği için) müdahale etmemeleri aldatıcı olmasın!

                Yirminci Mektup'ta “bütün mevcudat birtek Sânie verilse, birtek mevcut gibi kolay ve suhuletli olur. Eğer müteaddit esbaba ve tabiata isnad edilse, birtek sinek semâvât kadar, bir çiçek bir bahar kadar, bir meyve bir bahçe kadar müşkülâtlı ve suubetli olur” emredilmiş. Herkes kendi kendine Risale-i Nur'un her meselesini anlar ve müşkillerini halleder, bir ustaya, bir muhtara, bir mürşide ihtiyacı yoktur demek, kavanin-i ilmiyenin bir unvanı olan Risale-i Nurlara kudret ve irade izafe etmek manasına gelmez mi?

                Tabiat Risalesi'ndeki muhallere bir de bu nazar ile bakılsa nasıl olur? Ve Risale-i Nur'daki herhangi bir cümlenin tevhiddeki suhulet sarahatine ters düşmesi düşünülebilir mi? Bu olmayacağına göre, o zaman bizim kendi anlayışlarımızı tashih etmemiz daha isabetli bir davranış değil midir?

                Risale-i Nur'daki bazı sarahatlere beraberce bakalım. Evvela, hemfikir olacağımızı zannettiğim bir iki cümle zikredeyim. Risale-i Nur hakikat mesleği olup bu zamanda en kısa bir tarik-ı hakikattır. Talebeleri ehl-i hakikat olup meslekleri kısadır. Dolayısıyla meslekler hakkında mevzuların geçtiği yerlerde, nerede hakikat ve kısa bir yol tabirini görsek rahatlıkla kendimize tatbik edebiliriz ve hatta öyle telakki etmeliyiz.

                Birinci iktibasımız Sekizinci Lem'a'dan:

                « Ehl-i tarikat ve HAKİKATÇE müttefekun aleyh bir esas var ki; tarik-ı hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenâfişşeyh hükmüne gelir. "Ben" dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur. Ve hâkeza, tâ fenâfirresûl, fenâfillâha kadar gider. Meselâ, nasıl ki, gayet fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver, efendisinin hissiyatıyla güya kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. "Ben böyle istiyorum" der; yani "Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor." Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. "Böyle emrediyor," der. » 

                “Müttefekun aleyh” kelimesinin manası malumdur herhalde. Bugün aşina olduğumuz tabirle “oy birliği” demektir. Yani aksi bir kanaata sahip tek bir ehl-i hakikat yok demektir.

                Bu da Yedinci Şua'dan:

                « Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır….. Demek, hakikate mukàbil ve vâsıl ve mütemessil  bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbâniye ve bu câmi' birer âyine-i Samedâniye olan nuranî kalbler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden, güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır.»

                Diğer bir sarahatimiz 28.Lem'a'nın 11.Nükte'sinden:

                « Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir.»

                Eğer bu mesleğin içinde mürşid yok ise, bu cümle kadar abes bir cümle olabilir mi? Risale-i Nur'da mürşid yok diyenler, ya ne dediğinin farkında değil veya Türkçe bilmiyor! Bu anlayışta olanların önyargılı ve yönlendirmeli derslerini dinlememiş olan herhangi birisinin (ki Risale-i Nur okuyan herhangi birisi her meselesini anlar ve kendi kendine irşad olur anlayışınız var) buradan anlayacağı ilk şey: Risale-i Nur dairesi içinde, diğer tarikatların şeyhleri misillü insan-ı kamiller vardır. Ben de Risale-i Nur dairesine girdiğim zaman, eğer evvelce bir şeyhim yok ise, ancak daire içinde bulunan bir mürşide bağlanabilirim.

                Gelelim başka bir sarahate. Bu sefer Hz.Mehdi (ra) hakkında. Dersimiz Birinci Şua'dan:

                « Eğer şeddeli  mim  dahi şeddeli lâm'lar gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un "doksan üç" muharebe-i meş'umesiyle âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resâili'n-Nur şakirtleri yerinde Mevlâna Halid'in (k.s.) şakirtleri o bulut zulümatını dağıttıklarından, bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli lâm'lar ve mim ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, HAZRET-İ MEHDİNİN ŞAKİRTLERİ olabilir.»

                Bundan önceki paragrafta da Türkiye'de, Sevr Muahedesinde Kur'ân'ın zararına gayet ağır şeraitle kâfirâne fikirlerin icrâ etmek olan plânlarına mukabil Risale-i Nur'un nurani cüzlerinin ve fedakar şakirtlerinin mukabeleye çalışmasından bahsetmektedir. Sizler hiç merak ettiniz mi bilmem ama, ben merak ettim ve Hz.Üstad'ın emrine binaen şeddeli lamlar ve mimi saydığımda gördüm ki, 1414 tarihi çıkıyor. (Nurcuların çoğu 1417 tarihini bilir. Hicri 1417 ile Rumi 1414 aynı zamana işaret eder.) Peki o tarihte nur-u İslamı söndürmek ile alakalı ne vardı? Evet, 28 Şubat süreci vardı. Peki ona mukabil DGM'lerde buna mukabele etmeye çalışanlar kim olmuştu? Ki, o sıralar, Nurcuların bir kısmı “bu Aczmendiler nereye kayboldular” diye bilgiç bilgiç bizim gıybetimizi yapmakla ve hatta iftiralar ile meşgul idiler. Evet kaybolmuştuk, çünkü medrese-i Yusufiyede ve DGM'lerde idik.

                Diğer bir sarahat de S.Tasdik-i Gaybi'deki fıkralardan:

                «Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdıkın haber verdiği "Mânevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmiş" diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlâhiyeden niyaz ve temenni ediyoruz. Fakat biz Risaletü'n-Nur şakirtleri ise, vazifemiz hizmettir; vazife-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevk eden dehşetli esbap altında Risaletü'n-Nur'un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerinin kırılması ve yüz binler biçarelerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze mukabil binler hakikî mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuat ispat etmiş ve ediyor, inşaallah daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki, inşaallah hiçbir kuvvet Anadolu'nun sinesinden onu çıkaramaz. Tâ âhir zamanda, hayatın geniş dairesinde, asıl sahipleri, yani MEHDİ VE ŞAKİRTLERİ Cenâb-ı Hakkın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz.»

                Diğer bir sarahat mevzuu da tarikat zamanı ile alakalı. Evet Risale-i Nur'un birçok yerinde “ZAMAN tarikat zamanı değil” tarzında ve her seferinde zamanla mukayyed olmak üzere, sarahatle zikrediliyor. Fakat 2. Emirdağ Lahikası'na baktığımızda şöyle bir ibare görüyoruz ki, evvelce zikredilen bütün ifadeleri nesh ediyor:

                « Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp "Tarikat zamanı değil, bid'alar mâni oluyor" dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde, bütün on iki büyük tarikatın hulâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.»

                Görüldüğü üzere, bu iktibaslarımızda hiçbir tasarruflu ve tevilli bir istihraç yok. Hatta sizlerin izahlarınızda daha ziyade tasarruflu ve tevilli istihraç bulunuyor. Bizleri “baki hakikatler, fani şahsiyetler üzerine bina edilmez” ifadeleri ile itham ettiğiniz halde, bu işi asıl icra eden sizler oldunuz ve bunun farkında değilsiniz. Risale-i Nur gibi baki bir hakikatı, Hz.Bediüzzaman'ın (ra) o kadar ısrarlı emirlerine rağmen, bir fani üzerine bina ettiniz. “Risale-i Nur'un yüksek hakikatleri sadece Hz.Üstad'da idi, O da geldi gitti” anlayışı ile yüksek vazifeleri olan bir hizmeti akamete uğrattığınızın farkında bile olamıyorsunuz. Risale-i Nur'u okuyanlar bilir ki, gökteki güneşin bekasını gösteren delil ve işaret, zaman nehrinde akıp giden kabarcıklarda o nurların cilvelerinin sürekli tezahür etmesidir.

                Biat meselesine gelince… İnşaallah umum nur dairesinde yakın bir zamanda ehemmiyet kesbedecek olmakla birlikte, Aczmendiler için bu sual; “Risale-i Nur'un bir nevi giriş kapısı olan Birinci Söz'ü nasıl tatbik ediyorsunuz, hangi kabile reisinin ismini aldınız” manasına gelmektedir. 

                Bir nefere “komutanın kimdir” diye sorulduğunda, “devlet ve ordu bir şahs-ı manevidir, ben ona göre hareket ediyorum, bir komutanım yok veya benim komutanım o şahs-ı manevidir ve askeriye nizamnamesi kitabına göre hareket ediyorum” diyebilir mi? Risale-i Nur'un her yerinde ayn-ı hakikat olan askerlik temsilatının zikredilmesi ne içindir acaba? 

                Üstadımızın (ra), Risale-i Nur telifatında hisse sahibi olan erkan talebeleri ile sonrasında Üstadın hizmetinde bulunan talebeleri arasındaki farka  gelince:

                Bu meselenin bahsini duydukça, nedense hatırıma Hz.Enes bin Malik (ra) ve emsali gelir. Malumdur ki, en çok hadis rivayet eden sahabelerden biri olup kendisi küçüklüğünden itibaren Peygamber Efendimizin (asm) hizmetinde bulunmuş ve Efendimizin (asm) kendisine “oğulcuğum” diye seslendiği ve sevdiği hadim-i nebevidir. Ve ashabın önde gelenleri dahi bilmedikleri ve duymadıkları hadisleri, ondan işitip amel etmişlerdir. Fakat Hz.Peygamber (asm) dar-ı ahirete irtihal edince, hilafet hususunda O'nun isminin geçtiğine dair hiçbir kayda rastlamadım ve kendisinden de böyle bir iddia sudur etmemiştir.

                Evet, Hz.Üstad'ın hizmetinde bulunmak, emirlerini dinlemek, belki birçok hususi ahvaline ve sırrına vakıf olmak gayet kıymettardır. Lakin çanak çömlek ve kitaplarına varis olmakla, veraset-i nübüvvet sırrı ile vazifesine varis olmak aynı şeyler değildir. 

                Risale-i Nur'un erkanları, Hz.Üstad'ın 26.Lem'a'da « Risale-i Nur hizmetinde ve benden sonra hayrülhalef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa'yı nümune olarak bana göndermiş ki, "Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim." Evet, lillâhilhamd, otuz Abdurrahman'ı verdi.» ifadeleri ile bahsettiği zatlardır. Bu zatlar ki, aynı zamanda şu ifadelerin dahi muhatabıdırlar:

                «Risale-i Nur'un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle, veyahut onun ihtiyac-ı mânevî lisanıyla Kur'ân'dan gelmiş, yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil, belki o tercümanın muhatapları ve ders-i Kur'ân'da arkadaşları olan hâlis ve metin ve sadık zatların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle, o tercümanın istidadından çok ziyade o Nurların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur'un ve şakirtlerinin şahs-ı mânevîsinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar.» (Emirdağ L.-l-)

                Bir erkan listesi düşünün ki, içinde Hulusi Bey (rh) olmasın. Risale-i Nur'u bilenler bilir ki, Hulusi Efendi'nin Hz.Üstad nezdindeki kıymetini ifadelendirmeye gücümüz yetmez. Katre nev'inden iki iktibas ile iktifa edelim:

                « Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman'dan sana münhal kalan yerdir.» (28.Mektub 1.Risale)

                « Risale-i Nur'un gayet ehemmiyetli bir şakirdi olan Hulûsi Beyin ehemmiyetli mektubunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini daima muhafaza ediyor.» (Kas.L.)

                Eğer bir erkan listesi içinde Hulusi Efendi'nin (rh) ismi yoksa ve listede isimleri zikredilenler her yaptıkları icraatda Hulusi Efendi'ye müracaat etmiyorsa; üstüne üstlük Hulusi Efendi'nin sözünün tesirini kırmak için ellerinden geleni yapıyor veya göz yumuyor, kulak tıkıyorlarsa ben bunda hüsnü niyet arayamam. 

                Bir hizmet ki, Hulusi Efendi (rh), Husrev Efendi (rh), Mehmed Feyzi Efendi (rh) hakkında demedik laf bırakmadılar; bazılarının ziyaretlerine gidilmesin diye adeta kapısına bekçi diktiler. Şimdiki gençler bilmezler, zira ağabeyleri anlatmaz. Mesela Kastamonulu Mehmed Feyzi Efendi (rh) öyle bir erkandır ki, Eski ve Yeni Said'in bütün eserlerini iki defa Hz.Üstad'a bizzat okuyup ders alan insan-ı kamil bir zattır.

                Kendisinden istifade edilmesin diye kapısı daim kontrol altında idi, hakkında divane dediler, menfi milliyetçi dediler, tarikat meşrep dediler ve hakeza… Ve bu durum ahirete irtihaline kadar devam etti. Zira kapısının daimi kontrol altında tutulduğu hususunda, bizzat kendimin 1988 senesinde bir tecrübem var. Halbuki Hz.Üstad (ra) emrediyor ki:

                « Başta Hüsrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkit etmemek ve kemâl-i ihlâs ve samimiyetle onlara tesanüd ve tam kardeş olmak lâzımdır…» (2.Emirdağ L.)

                Ey Risale-i Nur Talebesi olan ve olmaya gayret sarfeden kardeşlerim! Malumunuzdur ki, Hz.Üstadımız (ra), kendi ifadesiyle söylediği gibi acele etmiş, kışta gelmiş. Fakat bizlere cennet-asa bir baharın müjdesini vermiş. Hem yine bilirsiniz ki, dünyanın fazla bir ömrü kalmamış. Bizi güzel günler beklemekle birlikte, omuzumuza ağır yükler ve yapılacak birçok işler yüklenmiş. Dünyanın hali gösteriyor ki, kış mevsimi bahara inkılab etmeye yüz tutmuş. Bağı bahçesi ve tarlası olanlar bilir ki, kış şartları ve yapılacak işleri başkadır, baharın başkadır. Hala kış devam ediyor gibi hareket etmek, davaya sadakat değil, hamakattır.

                Bu mevsim tebeddülatı zamanında, Risale-i Nur'un anlayışında ve tedrisinde temel teşkil eden mühim meseleleri tespit etmek gerektir ki, bu meselelere bakış tarzı birçok meselenin de rengini değiştirir.

                Mesela, resmi dairelerde işi olmayan nur talebeleri günlük hayatlarında ala-takat-il-imkân Hz.Üstad'a benze-meye çalışsalar fena mı olur! Ve bu hizmet sünnet-i seniyyeyi ihya ile mükellef her bir nur talebesinin vazifesi değil midir?

                Hem evvelce, bir derece mazur görülebilecek olan Nur talebelerinin, 1986'dan ve hususan 2010 senesinden itibaren mazeretleri de kalmamıştır. Zira 28 Şubat sürecinde, Aczmendilerin mücadelesi neticesinde, mahkeme kararıyla kılık-kıyafet serbest hale gelmiş ve 2010 senesinde de AİHM kararıyla   tescillenmiştir.

                Nur camiası hakkımızda iftiralarla meşgul olmak yerine, Risale-i Nurun kazandığı bu zafer ve hamleyi fırsat bilip Üstadlarına benzese idiler, nurculukları zarar mı görürdü?

                Kış şartlarına şartlanıp gelen bahardaki vazifeleri-mizden gafil kalmak davaya sadakat değildir.

                Müzakeremizi bir sual ile bitirelim:

                Sünnet-i seniyyenin lüzumunu, güzelliğini ve hikmetlerini kaç saat ve kaç kişiye mukni bir surette anlatırsak sarıkla bir defa dışarıda gezmeye tekabül eder?

                Fiemanillah!..

Yükleniyor