SUAL:

Risale-i Nur bir tarikat mıdır ?

ELCEVAP:

Bismihi…

                Muhteşem tahkikatlar ile tekeden süt çıkarırcasına alakasız cümlelerden demokrasi ve particilik fetvası çıkaran ta'mik i nazar sahiplerine sual etmek gerektir ki, 4. Mektup’ta “Der Tarik-ı Nakşibendi” diye başlayıp ardından “Der Tarık-ı Aczmendi” olarak devam eden emirlerden ne anlamalıyız?

                “İzmir üzümü sarıdır ama Kalecik Karası siyahtır” dediğimizde en aklı kıt olan da anlar ki, bu iki rengin ait olduğu meyve aynı cinstir. Ama nedense Nur camiasına göre, Tarik ı Nakşibendi'de  “TARÎK” İrşad hareketi ve seyri sülük ile meşgul bir kurum ise de, Tarik-ı Aczmendi, acizlerin yoludur, hepsi bu...(!)

                Nakşilerin şeyhi vardır, İrşad ile alakalı kaideleri vardır, ama Aczmendiler sadece acizdir hepsi bu… Böyle bir kaçamak bilinçaltı, olsa olsa sonradan işleme olabilir, vicdan bunu kendisi kabul etmez.

                Altı bin sayfa eserin hepsi gayet tetkik ve tahkik gerektiren derin bir kelam ilmi ile lebalep dolu iken Üstad hazretleri 4. Mektup’ta “Tarik-ı Aczmendi” derken öylesine demiştir…(!)

                Nur camiası olarak talebe gençlere herkesin bir borcu vardır. Kendini bu işin ehliyetli bir ferdi gören herkes, şu soruların cevabını vermelidir;

            Telvihat-ı Tis’a neden yazılmıştır?”

            Tarık-ı Aczmendi ne demektir?

            Birinci Söz’de bir reisin ismini alma işinin derecatı nedir?

            Bu zamanın seri’üs seyr olan insanına kısa ve selametli bir tarik bulduğunu söyleyen Üstad Hazretleri ne demek istiyor?

            Hepsi bir yana kendisi için canını hediye eden bir Hafız Ali yetiştirmek için kitap okumak kafi gelir mi? Kafi gelmiş olsaydı şimdiye kadar bir kaç hafız Ali yetişmiş olmalı değil miydi? Eğer yetiştiyse, kendini feda edeceği bir Üstadı olması gerekmez midir?

                Şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor ki; ayrı ayrı bireyler ortak bir bağ ile bağlanmaz ise, Üstad’ın "üç elif ayrı ayrı olsa" ya da dört tane dört ayrı ayrı yazılsa on altı eder " cümlesiyle ikaz ettiği bireysel ve kısır hale gelmez mi?

                Bu “dört adet dördü” ya da “üç adet elifi” bir bütün sayının basamakları haline getiren bağ nasıl tesis edilecektir?

                Aklın hissesi okuyarak karşılansa bile, ruhun kalbin ihtiyaçları hangi yöntem ile temin edilecektir?

                Risale-i Nur’daki yerlerini ezbere bildiğine emin olduğumuz herkes “bir buz parçası hükmünde olan enaniyetin” eriyeceği havuzun neresi olduğunu söylemek zorundadır. Ama bilinmelidir ki buz ile su aynı cinstir, yani adres olarak külliyatı göstermeye kalkmadan enaniyetin eriyeceği kendi cinsinden olan havuza ne ad verildiğini bilmek ihtiyacımız vardır. Zira kitap bahse konu olduğunda Kur’an-ı Kerim üzerine kitap olmadığı halde, sahabe o kitabı da bir elçinin eliyle edinmişler ve o elçiye ölesiye bağlı kalmışlardır.

                Risale-i Nur bir tarikat hareketidir. Zira bizler laf olsun diye Üstad Hazretleri’nin “Tarîk-ı Aczmendi” ismini kullandığını asla düşünmüyoruz. Bu isimde bir tarikat tarihte var olmamış. Demek ki yeni metotlarla ve usuller ile kısa ve selametli bir tarik kuran Üstad hazretleri, bu tarîkin adını Aczmendi olarak koymuştur.

                Bu tarikın hatvelerini sayarken, Nakşibendi ile de mukayese ederek, ehli olana yeteri kadar ipucu bırakmayı tercih etmiştir. Zira sözün tamamı hamakat ehline söylenir..

                Asli vazifesi olan iman-ı tahkikiyi neşreden bir eserin, kendini okuyan herkes için ilm-i kelam ile bu vazifeyi yaparken, kendine tabi olan talebe durumundaki zatlar için ve tahkiki olarak mesleğe girenler için devrin şartları içerisinde bize göre gayet sarahaten, hizmetin usulünün bir irşad hareketi olarak tanzim edildiğini beyan etmiş ve görmek isteyenler için imar ettiği binanın hususi yerlerine bu emirleri yerleştirmiştir. Zira külliyat iman mevzusunda ilmi kelamın dahiyane bir eseridir. Elbette mahiyeti bununla alakalı olacaktır. Ehline lazım olan mesleki şema ise ehlince anlaşılacak kadar sarih, düşmanından gizlenecek kadar da perdeli bir şekilde dersler arasına serpiştirilmiştir.

                Hasıl-ı Kelam; Ebu Bekir Es’sıddık 'ın sıdkı, Resulullah (asm)’ a olan sıdkıdır.

                Allah’u Azimuşşan’ın zatını tefekkür caiz olmadığına göre, iman ile alakalı menfi veya müspet tüm sıfatlar şahıs üzerinden neşet eder. Resullullah’ı reddederek iman etmek, mümkün olmadığı gibi, salahat ve sadakat sıfatları da O'na olan teslimiyet ile tesbit edilen sıfatlardır ve bu hakikat onlarla birlikte toprağa girmemiş her Müslüman için kendi dairesi ve meşrebinde ve hususi kulluk ahvalinde örnek olacak şekilde sonraki nesillere tevarüs etmiştir.

                Miras ilanihaye devam edecektir. Aksini düşünenlerin tatbikatı dahi fiili olarak bu gerçeğe göre şekil aldığı halde (mevcut Nur Talebeleri taassup yönüyle bu ittibayı geride bırakan bir halde iken, tabi olunanların kendinden yukarıda kimseyi tanımaması yüzünden helak olacak işlerin içine düşmüşlerdir. Yeni Asya ve Gülen hareketi buna ibretlik iki misaldir) Mürşid kelimesinin -tam da maksadına uygun olarak -nefislere ağır gelen- adı yüzünden, nur dairesinin asla bir irşad hareketi olmadığına kendilerini inandırmaya zorlamaktadırlar.

               

                Birinci Söz’de “bir reisin ismini” almaktan kasıt bismillah demeyi telkin etmekten mi ibarettir?

                Bu dairenin müntesipleri karşılarına bir şaki çıktığında hangi reisin ismini söyleyeceklerdir?

                Eğer Üstadı söyleyen olursa deriz ki, ismi söylenmeye en layık olan Resulullah’dır (asm). Eğer ondan sonra ve O’nun adına, ümmet bir reis ismi almaya memur edildi ise, aynı hüküm Üstad hazretleri sonrası nur dairesi için de geçerli olmalıdır.

 

Yükleniyor