SUAL:

Biat meselesine sadece devlet idaresi yada siyasi yönden mi bakılmalı, yoksa Risale-i Nur dairesinde de biat var mıdır ? Nurcular için biatın ehemmiyeti nedir?

ELCEVAP:

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

                "Şüphesiz ki Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmekteler. Allah’ın (kudret) eli onların (Sana biat eden) ellerinin üzerindedir. Artık kim (biatını) bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a hakkında söz verdiği şeyi yerine getirirse, (Allah) ona yakında büyük bir ecir verecektir." (Feth-10)

                "Ey iman edenler!.. Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan Ulû’l-emr’e de. (itaat edin)" (Nisa-59)

                "Her kim de (Ulû’l-emr’e) biat etmeksizin ölürse, cahiliye ölümüyle ölür." (Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre)

                "Müslümanlar gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla mükellefdirler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler." (Buhârî, Ahkâm)

                "Burnu kesik Habeşli bir köle bile başınıza geçse, dinleyin ve itaat edin." (Buhârî, Ahkam)

                "Ey asakir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlem'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermanını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü-l emre itaat farzdır." (Asakire Hitab)

                "Sağlam dindar, hakperest ulü-l emre itaat farzdır." (Divan-ı Harb-i Örfi)

                "Kur'an ve hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki: Haklı âmire itaat farzdır." (H. Şamiye'nin Birinci Zeylinin Zeylinden son parçadır)

                "Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizam-ı askerîde ulü-l emre itaat farzdır. Şeriat-ı Muhammedînin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhafazası da itaat iledir." (H. Şamiye'nin Birinci Zeylinin Zeylinden son parçadır)

                Bazı ekalliyette kalan ulema biatın farz-ı kifaye olduğuna kail olsalar da Cumhur-u Ulemaya ve Hz. Üstadımıza göre biat; Kitap, Sünnet ve icma ile sabit bir farzdır.

                Devlet ve herhangi bir icra müessesinin mevcut olmaması bu farziyete gölge düşüremez. Çünkü Efendimiz(A.S.M) bir yıl fasıla ile iki defa Medineli Ensar'dan iki defa Akabe'de biat almıştır. O zamanlarda henüz Medine-i Münevvereye hicret edilmemişti.

                Birinci Mes'ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef'ali, ahvalidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. (Onbirinci Lem'a, Onbirinci Nükte)

                Üstadımız biatın farz olduğunu önce söyledi...

                Şimdi de terkinde azab ve ikab olan zaruri bir mükellefiyet olduğunu yazdı... Bak yazmadı söylemedi demeyin!..

                Bakın şimdi de bir ilanat yapıyor;

                "Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi: "Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

                Gittim gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a'sarın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab edip kapıda durdum.

Onlardan bir zât dedi ki: "Ey felâket helâket asrının adamı! Senin de re'yin var, fikrini beyan et." ( Sünuhat, Rüyada Bir Hitabe)

                "Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! ..... Ve dalalete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti' kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! der." (Onbirinci Lem'a, Dördüncü Nükte)

                Kendilerinin zamanın imamı, mürşidi ve reisi olduğunu ilan ediyor. Bundan başka daha ne yapsın?.. Yanına gelen casuslara bana biat edin demesi mi gerekiyordu!..

                O mübarek zat bununla da kalmadı, bize şefkaten teşvik makamında yine yazdı:

                "Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?.." (Mektubat, Ondokuzuncu Mektub, Onüçüncü İşaret)

                Oldukça çetrefilli, dehşetli zamanda Şahs-ı Maneviyi teşkil eden kahramanlar Varis-i Nebi olan Üstadlarının mübarek eli ile biat etmek için can attılar... Usulünce sessiz sedasız bu emr-i azime muvaffak olabilenler, oldu.

                Muvaffak olamayanlar Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisinin Mümessili olan Üstadlarına fıkhen caiz ve müdellel olan gıyabi olarak biat ettiler. Her şey bizim malumatımız dahilinde olacak diye bir kayıt yoktur. Başid başı buz tuttu...

                Hatta zaman ve zemin nisbeten müsait hale gelmiş olacak ki M. Feyzi Efendi dar-ı bekaya irtihallerine yakın senelerde ziyaretine giden bazı talebelere Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisinin Mümessiline gıyabi biatın lüzumundan bahsediyormuş.

                Bu zamanın ceberutunda hususan Üstadımıza reva görülen emsalsiz işkence, tazyikat ve tarassudlar sebebiyle bu hakikat maalesef tam manasıyla aleniyete çıkarılamadıysa da her türlü keşmekeş ve zor şartlara rağmen mes'uliyet, ciddiyet ve ehemiyetine mübarek Üstadımız ve sadık talebeleri azami derecede riayet ettiler.

                “Üçüncüsü: Ben onların nazarında Risale-i Nur ve şakirdlerdeki şahs-ı manevîsinin mümessili ve nümunesi olmam cihetiyle, onların sebeb-i teşvikleri olan o hârika hüsn-ü zanlarını ve kuvve-i maneviyelerini kırmak, maslahat değildir.” (Emirdağ Lahikası-1)

                Şu mübarek ibare, "Üstad kendini merciiyyetten azlediyor" gibi asılsız isnadları çürütüyor. Bu hakikatı sadece devlet idaresi yada siyasi yönüne bakan tarafına münhasıran manalandırmak da doğru olur mu?..

                Halbuki bu hakikatın; Sünnet-i Seniyyenin feraiz kısmından ehemmiyetli bir mertebesinde sayılmasıyla İtaat, tebaiyet, İmtisal, İnkıyad ve temessük gibi manalardan başka maddi-manevi, zahiri- batıni bütün güzel haslet ve fezaili cami olarak manalandırmak daha doğru olmaz mı?..

                "Hazret-i Ali (R.A.), Hulefa-i Raşidîn'i hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve racih gördüğü için, gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş." (Lem'alar, Dördüncü Lem'a)

                Her şeyden ziyade hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla itina ettiğiniz şeair-i diniyemize ve sizi severek, hâhişle fîsebilillah emirlerinize itaat ederek, size koşan talebelerinize sed çekmek suretiyle yapılan denaete ruhum sabredemiyordu” (Barla Lahikası, A. Husrev)

                "Bilhâssa bütün mevcudiyetiyle gerdendade-i inkıyad ve teslim olduğum siz Üstadımdan tazarru' ve niyaz ve istimdad ediyorum ki; mütevekkilen alallah, ya Üstad-ı A'zam, Tarîkat-ı Muhammediye'nin (A.S.M.) maksad, gaye ve esasını, teferruat ve füruatını zikr ü beyan eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nur-u tarîkat ve hakikattır. Okumağa doyulmaz. Okudukça hasıl olan şevk u lezzet hesaba gelmez." (Barla Lahikası, Asım Bey)

                Benzeri ibarelerle bilhassa Barla Lahikası Kahramanların resm-i geçidi gibi lebaleb doludur. Gerek Üstad-ı Muhterem gerekse talebeler, biat hakikatına gereken ehemmiyet ve ciddiyeti gösterdikleri içindir ki olumsuz, dağdağalı şartlara rağmen bu muazzam Hizmet-i Kur'aniye neşv-ü nema buldu ve Anadolu'da kökleşti.

                Va esefa ki Üstadımızdan sonra bu hakikat layık olduğu tahtından Hilafet saltanatı gibi indirildi. Neticesinde dağınık vaziyetler, parçalanmalar, ihtilaflar, çekişmeler ve benzeri acıklı haller daire içerisinde husule geldi.

                "Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikîyi neşr ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamamiha Risale-i Nur'da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı A'zam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı manevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikattan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zât, Risale-i Nur'u bir proğramı olarak neşr ve tatbik edecek. O zâtın ikinci vazifesi, Şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde; bu ikinci vazife, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. O zâtın üçüncü vazifesi; Hilafet-i İslâmiyeyi İttihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

                "Birincisi: ..... Mehdi-i Âl-i Resul'ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri O'nun cem'iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Ve O'nun üç büyük vazifesi olacak:

                Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi'nin o vazifesini bizzât kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünki hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.

                İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslâmiyeyi ihya etmektir. Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gazab-ı İlahîden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hâdimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır.

                Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur'aniyenin zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunları bir derece ta'tile uğramasıyla o zât, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın muavenetiyle ve bütün ülema ve evliyanın ve bilhâssa Âl-i Beyt'in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmağa çalışır." (Emirdağ Lahikası-1)

                Hz. Üstad'tan Sonra geleceği müjdelenen Mübarek Zat hal-i alemin müsaadesizliği sebebiyle henüz kendilerini açık etmiyor.

                Kitap, Sünnet ve icma ile farziyeti sabit olan biat hakikatını Risale-i Nur talebeleri nasıl tatbik edecekler?

                O Mübarek Zat zuhur edene kadar, Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisinin Mümessili olan ve Hz. Üstad'tan sonra gelecek olan o mübarek Zat'a  gıyabi biat ederek biatsızlık tehlikesinden kurtulmuş olacaklar Bi iznillahi Teala.

                Biat meselesinde bu kadarla kifayet edip şimdi de Sünet-i Seniyyeye ittibanın ehmmiyetine dair Risale-i Nurlarda geçen yüzlerce ifadeden bir kaçını nakledelim.

                "Sünnet-i Seniyenin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittibaa mecburiyet var." (Onbirinci Lem'a, Dokuzuncu Nükte)

                "BİRİNCİ NÜKTE: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ Yani: "Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir." (Onbirinci Lem'a)

                "Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir." (Lem'alar, Onbirinci Nükte)

                "Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur'aniyeyi ve imaniyeyi istikamet dairesinde hüve hüvesine Sünnet-i Seniyeye ittiba' ederek muhafaza etmişler." (Yirmialtıncı Mektub, Dördüncü Mebhas, Dokuzuncu Mes'ele)

                "Ehl-i tarîkat ve ashab-ı hakikat ileri gittikçe, hakaik-i şeriata karşı incizabları, iştiyakları, ittibaları ziyadeleşiyor. En küçük bir Sünnet-i Seniyeyi, en büyük bir maksad gibi telakki edip, onun ittibaına çalışıyorlar, onu taklid ediyorlar." (Yirmidokuzuncu Mektub, Dokuzuncu Kısım, Yedinci Telvih)

                "İşte O Zâtın şefaatı altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i Seniyeye ittibadır." (Yirmialtıncı Lem'a, Üçüncü Rica)

                "Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatında bulunan Firavun gibi bir firavun olur..." (Mesnevi-i Nuriye)

                "Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeyi takdir etmeyip, bid'alara giriyor." (Onbirinci Lem'a, Beşinci Nükte)

                "Ben o zât-ı mübareki, senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünki sünnet-i seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bilakis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin'i, sen de hayalî bir Ziyaeddin'i seversin." (Kastamonu Lahikası)

                "Evet Nurcular cem'iyet memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemaatî menfaat için teşekkül eden cem'iyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat bu vatanın eski kahramanları kemal-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden milyonlar İslâm fedailerinin ahfadları, oğulları ve kızları, o fedailik damarından irsiyet almışlar ki, bu hârika alâkayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu âciz bîçare kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler:

                "Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir hakikata başımız dahi feda olsun"diye onlar namına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek Nurcularda hakikî, hâlis, sırf rıza-yı İlahî için ve müsbet ve uhrevî fedailer var....." (Ondördüncü Şua, Gençlik Rehberi'nin küçük bir haşiyesi)

                "O eski zamanda, Eski Said'in talebeleri üstadlarıyla şiddet-i alâkaları, fedailik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedaileri çok faaliyette bulunmasıyla Eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. ..... Bu haller münasebetiyle benden sordular ki: "Dehşetli fedaileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; siz Van'da Erek Dağı'na çıktığınız zaman, fedailer sizden çekinip dağılıyorlar, başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?"

                Ben de cevaben diyordum: "Madem fâni dünya hayatı, küçücük ve menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hârika fedakârlığı yapan Ermeni fedaileri karşımızda görünürler. Elbette hayat-ı bâkiyeye ve pek büyük İslâm milliyet-i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve "Ecel birdir" itikad eden talebeler, o fedailerden {(Haşiye): Kardeşlerim namına âcizane diyorum ki: Lüzum olursa, inşâallah çok ileri geçeceğiz. Bizler dinde olduğu gibi, kahramanlıkta da ecdadımızın vârisleri olduğumuzu göstereceğiz.} geri kalmazlar. Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zahirî birkaç sene mevhum ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve menfaatine tereddüdsüz, müftehirane feda ederler." (Ondördüncü Şua, Gençlik Rehberi'nin küçük bir haşiyesi)

                Bu gibi mübarek emirleri daimi bir surette ta'lim eden başta Hazret-i Üstad’ın birinci muhatabı Hacı Hulusi efendi ve emsali muhterem zatlar olarak, Risale-i Nur'dan kazanılması gereken mana, ruh ve şuuru anlayıp, "hallerinin el verdiği nisbette" yaşayan ve bu mübarek hizmetin bizlere kadar ulaşmasına vesile olan o has hizmetkarlara bütün ruh-u canımızla teşekkürler ediyoruz.. Cenab-ı Hak cümlesinden ebeden razı olsun.

Yükleniyor