ŞERİAT, HAKİKAT VE TARİKATE DAİR MÜHİM BİR SUAL

 

            SUAL: Tarikat ve Hakikat mesleklerinin kendi aralarında ve Şeriat itibariyle durumları nedir? Bediüzzaman Hazretlerinin “Tarik-i Nakşi” hakkındaki bahisleri nurculara mı bakıyor Nakşilere mi?

 

            ELCEVAP:

            Bismillahirrahmanirrahim,


            Şeriat üç cüzdür; İlim, amel, ihlas...

            Hakikat ve Tarikat, şeriatın ameli ve hali tarafını “ihlas cihetiyle” tekmil etmek, yani amel-i salihi netice verecek bir terbiye seyrine girmek kabilindendir. Zira imandan sonra en ehemmiyetli şey amel-i salihtir.

            Bu terbiye seyrinde (seyr-i sülûkte) şeriatın emrettiğine müraat veya nehyettiğinden içtinap noktasında, zorlamanın olduğu merhalenin adı Tarikat, zorlamanın yaşanmadığı merhalenin adı Hakikattir.

            Şu halde TARİKAT merhalesinde, taklidi ve zoraki bir ameliye mevzubahisken, HAKİKAT mertebesinde, tahkiki bir hal bulunur ve zorlamanın yeri yoktur.

            Mektubat-ı Rabbanin hususan 36/40/41. Mektupları ve daha bir çok mektuplarından bu dersi çıkarmak mümkün olmakla beraber, gerek bu eserden gerekse de sair eserlerden istifade ile konuya dair bir hülasa yapmak ve akabinde Risale-i Nurlardan bazı mehazlar vermek suretiyle, mecmuu çok şümullü olması gereken bir cevabı “arife tarif nevinden” hülasa etmek isterim. Şöyle ki;

            Amelde ihlasa muvaffak olmak; evvela taklidi ve zoraki bir ameliye ile başlar, kişinin yakîn’deki seyri nispetince ziyadeleşir ve en nihayet tahkiki bir hale erişilir. Onun içindir ki bazı derslerde “ihlasın riyadan geçeceğine” işaret edilmiştir. Bu münsebetlidir ki, taklidi amelin bulunduğu Tasavvuf merhalesi, tahkiki amele erişilen Hakikat mertebesinden çok geridir. 

            Hakikat ve Tarikatın birbiriyle ve Şeriat ile olan münasebetine bir temsil vermek gerekirse;

            Zahir-i Şeriat Güneş misaldir…

            Hakikat ve Tarikat; salikin nazarını Güneş’e teksif edecek, irtibat ve istifadesini en kamil manada temin edecek usul ve kaideler manzumesidir. Hakikat Mesleğinde vasıtalar tesiri kırmaz ve berzahlar istifadeye mani olmaz bir vaziyette, doğrudan Güneş'ten ahz-ı feyz etmek imkanı varken, Tasavvufta en ileri derece istifade Güneş'in Ay'daki aksi üzerinden gerçekleşmektedir.

            Aslında matlup olan, her ferdin (kulun) doğrudan/hicapsız/perdesiz Güneş ile irtibatı ve istifazası iken, Güneş’in bize kurbiyetine bedel bizlerin ondan bûd’iyetimiz cihetiyle (murad olanlar -çekilenler- hariç) salik için çok perdeler, berzahlar, hatalar ve vartalar söz konusu olur. Bu münasebetledir ki, Peygamber Efendimizin (asm) vefatın akabinde (hemen sonrası değil, bir müddet Sahabenin, Tabiîn’in büyüklerinin, Tebe-i Tabiîn’in en büyüklerinin hakikat mesleğini icrası söz konusudur ) umumun istikametini muhafazaya vesile olacak mezhepler, meslekler, tarikler vücut bulmuştur.

            Bunlar içerisinden enfüsi irşâd ve terbiyeye dair en ziyade bilineni, hicri 300’den itibaren Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin (ks) tesis ettiği Tasavvuf tarikidir. Bu yolda inkişaf eden zatlardan çok azı şuhûd mertebesinde bir müşahede ile şeriatın hakikatına vasıl olmuş, ehl-i tahkik Hakikat erbaplarıdır. Ekser salikler; keşif, keramet, muhabbet, sekir ve vecd içerisinde “taklidi bir surette de olsa” şeriat dairesi içerisinde ilerlemiş ve kendilerini muhafaza etmişlerdir.

            Azında azı bir kısım için sekr halinde, şeriatın zahirini incitecek şatahat ve beyanatlar görünmüşse de, bunlar çok mahdut bir dairede ve bahsimizin haricindedir.

            Şimdi gelelim konuyla ilgili Üstad Hazretlerinin (ra) bir kısım beyanlarına

            “Şeriat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka noktasında, hitab-ı İlâhînin neticesidir. Tarikatin ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri hükmüne geçer; yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler. Neticeleri, şeriatın muhkemâtıdır. Yani, hakaik-i şeriata yetişmek için, tarikat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir. Git gide, en yüksek mertebede, nefs-i şeriatta bulunan mânâ-yı hakikat ve sırr-ı tarikate inkılâp ederler. O vakit şeriat-ı kübrânın cüzleri oluyorlar.

         Yoksa, bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zâhirî bir kışır, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir” (Mektubat)

            "İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır." (Mesnevi)

            ”Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyrü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil. İşte otuz üç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.” (Mektubat)

            "CENÂB-I HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim 'acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür' tarikidir."(Mektubat)

            Risale-i Nur’dan naklettiğim bu ve benzeri ifadelerin kafi derecede tahlilinin yapılmaması ve bir kısım tabiratın makam ve maksatların tefrikindeki hatalar sebebiyle, beş cihetle kârdan zarar edilmekte ve hizmetteki kutsiyete halel gelmektedir.

            Birincisi; “Madem yazılan sözler matlup olan neticeyi veriyor. O halde okumak kafidir” fikriyle Hakikat Mesleğinin irşad ve terbiye kısmı perdelenmektedir.

            İkincisi: Mesleğin irşad tarafına bigane kalmayan bir kısım insanlar ise İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir içi gelmiş Risale-i Nurları, yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışır tasavvufi bir tarikat olarak görmektedir.

            Üçüncüsü: Risale-i Nur’un irşad tarafını bütünüyle reddeden bir kısım anlayışlar, Risale-i Nur’da geçen “tarikat” tabirinin “yol”, “Caddey-i Kübray-ı Kur’an’iye” tabirinin “Kur’an’ın gayet geniş caddesi” olarak yorumladıklarından; satırda kalan bir tahsil, itikadı incitecek derecede bir salahiyet ve Hakikat Mesleğini felsefi bir ekol zannedecek bir vaziyet içerisindedirler.

            Dördüncüsü: Risale-i Nur’un Sahabe Mesleğinin (Hakikat Mesleğinin) bir cilvesi olması ve;

            "Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i Nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde, gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür." (Mektubat) gibi derslerden alınan cesaretle bir kısım nurcular kendilerini Sahabe ile mukayese etmekte, “Velayet-i Kübra Ashabı” olduklarını zannetmektedir.

            Halbuki bir mesleğin keyfiyetinin yüksek olması, o meslek müntesiplerinin her birinin aynı mesleki derece ve keyfiyete mazhar olacakları manasına gelmez. Kaldı ki böylesi bir neticenin “sadece eserin okunmasıyla temin edilebileceğini düşünmek” olsa olsa bu zaman insanına yakışan bir münasebetsizlik olsa gerek.

            Misalen; Genel Cerrahi üzerine yazılmış en müstesna ve anlaşılabilir bir eseri okumakla, nasıl ki cerrah olunmaz, aynen öylede; maddi, suri ve fani bir meslek için mümkün olmayan böylesi bir vaziyet, manevi, kutsi ve baki bir meslek için nasıl mümkün olabilir (!) Velhasıl, yolun nereye çıkacağı başka şeydir, o yola giren her salikin kat edeceği mesafe ve elde edeceği derece başka şeydir.

            Beşincisi: Üstadımızın Tarık-ı Nakşiden bahisle Risale-i Nur’da nakletmiş olduğu dersler, gerek nurcu camia ve gerekse de Nakşilerce müdakkikane tahlil edilmediğinden sebep; Nurcular hedeflerinde, Nakşiler ise tabiat tağutlarına karşı vaziyetlerinde zafiyet içerisindedirler.

            Konumuzun Nakşi camiaya bakan taraflarını kendilerine havale ederek, biz nurculara bakan tarafıyla ilgili mühim bir hususu arz etmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki; Üstadımız 5. Mektup’ta;

            "Öyleyse, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:

            "Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir."

            "İkincisi: Ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir."

            "Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir." Buyuruyor.

            Bu mübarek ifadelerin geçtiği mektup, Risale-i Nur’un diğer eczalarıyla beraberce mütalaa edildiğinde;

            Üstadımızın Risale-i Nurları yazmaktan muradının sadece İman hakikatlerini neşretmek olmadığı; imandan amele, amelden ihlasa bir seyir bulunduğu; imanın kalbe ilkasından sonra alemde İslam’ın icra ve ikamesi vazifesi geldiği, aksi halde “mü’min-i gayr-i müslim” tabirine masaddak bir vaziyet gösterileceği fark edilmiş olacaktır.

            Bu izahlarımızdan sonra, sualimize tekrar dönecek olursak, akla gelir ki; madem Hakikat, Tarikatten daha yüksek bir meslektir, neden bir kısım eserlerde ve sohbetlerde aksi yönde izahlar var ?

            Üç sebep hatıra geliyor.

            Evvelâ; Keşif ve kerametler münasebetiyle, Tasavvufta çok parlak ve harika bir vaziyet görünmesine mukabil, Hakikat Mesleğinde sıdk, sebat ve ihlasın esas alınması ve harika vaziyetlerin gizli kalması münasebetiyle, keyfiyetten ziyade kemiyete ve parlak vaziyetlere ehemmiyet veren avam nazarında Tasavvuf daha ziyade nazara verilmiştir.

            Saniyen; Hakikat Mesleğinin, Sahabe Efendilerimizden (rae) sonra hususi dairede kalması, umumi bir meslek suretinde ancak Üstad Bediüzzaman’a (ra) Hazretleri tarafından tatbikat sahasına konulması münasebetiyle, ehemmiyet ve fazileti mahdut dairede kalmış, umuma bahsolunmamıştır.

            Salisen;…..

 

            Bu kadarla kifayet edip, liyakatimiz olmadığı halde bizleri bu kutsi hizmette istihdam eden Rabbimize hamd-ü sena eder, haddimizin çok fevkindeki tabirat için, büyüklerimizin maneviyatının gölgesi ve sayesine sığınırız. 

            Fiemanillah

 

           (*) Kastedilen, muhatap itibariyle icra edilen meslektir. Yoksa bu zatların şahsi kemalatları değildir.)

Abdulmetin Sayın

9 Ramazan 1441 - 03 Mayıs 2020

Yükleniyor