Üç Kal’a-i İslamiye – 2

İman hayata hayat olsa… (1)

باسمه سبحانه وان من شئ الايسبح بحمده

Yazımıza Lemeat eserindeki “ Kur’ân, kendi kendini himaye edip hâkimiyetini idame eder” serlevhalı dersimizin (kendi ifadelerimizle) bir iki cümlesini hatırlayarak başlayalım:

Herbir şeair-i İslamiye, İslamiyeti ayakta tutan, söndürülmesine engel olan ve onu parlattıran sağlam ve sarsılmaz birer direktir.

Herbir şeair-i İslamiye, hatasız ve eksiksiz bir surette, lisan-ı hal ile iman-islam telkinatında bulunan birer üstaddır.

Herbir şeair-i İslamiye, hem onu görenlere hem de ihya edenlere ruh-u İslamı ders veren bir hocadır.

Herbir şeair, envar-ı imaniye ve islamiyenin cisimleşmiş bir halidir.

Herbir şeair, ahkam ve erkan-ı İslamiyenin tecessüd etmiş bir halidir.

Belki şöyle denilebilir: Şeair-i İslamiye mücerred ve mefhum imanın, bu alemde elle tutulur bir hale gelmesidir. Yani,

Şeair-i İslamiye, iman hizmetinin alem-i şehadette tezahür şeklidir.

İşte, Kastamonu Lahikası’nda geçen “iman hayata hayat olsa” ibaresinin manası bu olsa gerektir, diye düşünüyorum. Yani şeair-i İslamiye, mehdiyet hareketinin, iman-hayat-şeriat meselelerindeki iman ve hayatın cem’ olmuş halidir. Nasılki, iman, zaruri olarak hayatı netice verir, vermek zorundadır; aynen öyle de bu ikisi de şeriatın icra ve tatbikini netice verir ve vermek zorundadır. Eğer bir Nur talebesinin hedefinde şeair-i İslamiyenin ihyası ve şeriat-ı Muhammediyenin icra ve tatbiki olmazsa, yani en azından imkan ve şartları müsait olduğu nisbette şeair-i İslamiye hayatında gözükmeyip frenk âdât ve fantaziyeleri ile ömrünü geçiriyorsa, bu şahsın iman hizmetinden hissesi ne olabilir ki?! Bakın Hz.Üstadımız iman ve korku hakkında ne emrediyor:

« İmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imânın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir.» (2)

« Evet, her hakikî hasenât gibi, cesaretin dahi menbaı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyrukluyıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhâma düşer.» (3)

Ey tuti kuşu misali “iman hizmeti, iman hizmeti” deyip duranlar! Bu derslerin şahsi hayatınızdaki tezahürü nedir? Evet belki “acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı” diyerek evhama düşeniniz olmayabilir; fakat bu hal, Allah’a (cc) olan imandan mı, yoksa tabiat kanunlarının sağlamlığına olan inançtan mı geliyor acaba?! Hem kıyamet nisbeten uzak olduğu için nefsimiz bizi kolay kandırabilir. Bunu tecrübe etmek için yukarıda geçen evhamlı suali biraz değiştirelim, günlük hayatımıza tesir edecek bir şekilde soralım. Yani, iman, tevhid, teslim ve tevekkül meratibinde, boyumuzun ölçüsünü almak için şöyle küçücük bir sual ile küçük bir tecrübe yapalım:

Mesela 90’lı senelerde veya 28 Şubat sürecinde, hatta 2000’li senelerde şu vehimli suali netice verecek bir vaziyetle karşılaştınız mı?

“Acaba bu serseri ve zalim kemalist, laik, demokratik, münafık… paşa, vali, kaymakam, rektör, amir vs. benden rahatsız olup makamıma, mevkiime, doktorama, ihalelerime, kursuma, dershaneme, medreseme, okuluma, tekkeme ve hâkezâ.. çarpmasın mı, bozmasın mı, engel olmasın mı?”

Eğer karşılaşmadıysanız zaten tam bir bukelemun gibi tam arazi olmuşsunuz, konuşmaya değecek bir durum yok demektir! Sizin hiçbir sistem ve rejimde bir probleminiz olmaz! Devletin başında ister halife-i Zişan olsun isterse İslam deccali süfyan olsun farketmez! (Şu anda hatırıma gelmeyen istisnai durumlar olabilir.)

Eğer karşılaştıysanız, bu vehimden kurtulmak için nasıl hareket ettiniz?! Binbir türlü takla atıp kıvırdınız mı yoksa merdane hizmetinize devam ettiniz mi?!

 İşte iman, tevhid, teslim, tevekkül meselesinin küçük bir tecrübesi… Herhalde, bu sualcik, bir yıldızın dünyamıza çarparak bir kıyameti koparması kadar şiddetli değildir! Bir başkasına, birşeyleri izah etmeye mecburiyet yok, sadece enfüsi bir murakabe için hatırlattım. Zira herkes, kabre tek başına girecek… Hem bir söz var, malumunuzdur: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!”

« Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor.» (4) Hz.Üstadımızın bu hükmüne rağmen;

Ey Aczmendileri ajanlıkla suçlayan tabansızlar! Sizin iman hizmeti ve imandan hisseniz ancak bu kadar ki, “bid’aların istila ettiği bu ahirzamanda, şeair-i İslamiyenin ihyasının, imandan neş’et edebileceğine” ihtimal dahi veremiyorsunuz. Şahsınız için, şeairin ihyasına değil teşebbüs, belki niyetine bile girmekten o kadar uzaksınız ki! Halbuki Üstadımızın hükmünce, kuvvetli, yani tahkiki imanın neticesi sünnet-i seniyyeye müraatı netice verir. Demek bu dairenin erkanlarına muhalif olarak yaptığınız hizmet ile, münevverü’l-kalb âbidler yerine, münevverü’l-akıl mektebli feylesoflar yetiştirmişsiniz ki, imkan ve şartları müsait olup hiç de mecburiyetleri olmadığı halde, frenk-meşrebane bir tarzı tercih ederek, şeair-i İslamiye hayatlarında hiç gözükmüyor.

Bir üstad ki, musırrane bir surette şu dersleri verir:

« Şeriatın bir hakîkatine bin rûhum olsa feda etmeye hazırım! Zîra, Şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir.» (5)

« Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir… Bu nevi şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.» (6)

« Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder.» (7)

« Şu dalalet-âlûd ve sefahet-perver medeniyetin şakirdleri ve idlâl edici sakîm felsefenin talebeleri, acib ihtirasat ve pek garib tefer’unlukla sarhoş olmuşlar. Sonra gelip, desiseler ile müslümanları, ecnebilerin âdâtına davet ve terk-i şeair-i İslâmiyeye teşvik ediyorlar. Hâlbuki her şeairde nur-u İslâma bir şuur ve bir iş’ar vardır.» (8)

«Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz.» (9)

« Bazı memurun fiilen meşrutiyetperver olması müşküldür. Hâlbuki, akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir.» (10)

Gel gör ki, bu ders ve emirleri veren Zatın talebeleri olarak gözükenlerin kısm-ı azamı, lisan-ı hal ve tatbikat ile ve hatta onların bir kısmı da lisanen ve kalemen, iman hizmetlerini ve menfaatlarını ebedi düşmanlarımızın ve zıtlarımızın ve hasımlarımızın telkin ettiği ve içimize yerleştirmeye çalıştıkları sistem ve hayat tarzında buluyorlar.

Şeairin ihyası, imanın hayata hayat olmasıdır. Şeairin ihyası ilmi bir mesele değil, ameli bir meseledir. Bir Nur talebesi, şeair-i İslamiyenin ihyasını çok tesirli ve dokunaklı bir surette ders verip anlatabilir; fakat bu ders, şeairin ihyası mıdır? Ki, ekseriyet-i mutlaka ile hal-i hazırdaki nurcular bununla iktifa ediyorlar! Şeair, ya amelen ihya ediliyordur yada edilmiyordur. Bunun üçüncü bir ihtimali var mı? Mesela ezan-ı Muhammedinin lüzumunu, güzelliğini ve hikmetlerini saatlerce, günlerce anlatsan, tek bir vakitte okuyacağın tek bir ezan-ı Muhammedinin yerini tutar mı? Halbuki Hz.Üstadımız ne emretmiş: « Zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır.» Yani üçüncü bir yol ve ihtimal yok! Burada, iman hizmetinden taa ittihad-ı İslamiyeyi tesis etmeye kadar vazifeli olan Nur talebeleri ve onların mükellefiyetlerinden bahsediyoruz. Yani anlattıklarımız gününü kahvehanede geçirenlere göre değerlendirilmesin!

Herbir Nur talebesinin üzerine bir mükellefiyettir ki, (“yazan veya yazdıran” emrine müsteniden) ya kendisi şeair-i İslamiyeyi alâ-tâkati’l-imkan ihya edecek yada şart ve imkanları müsait değilse madden ve manen ihya edenlere kuvvet ve destek ve taraftar olacak. Aczmendilerin mevcudiyeti, nefsinizin size süslü ve güzel ve makul gösterdiği bütün bahanelerinizi iptal etmiştir. Kimbilir, belki de Aczmendilerden nefretkarane uzak durmanızın ve onlardan şiddetle rahatsız olmanızın sebebi budur. İsmi “iman hizmeti” de olsa, hususan bu zamanda şeairsiz bir hizmet, olsa olsa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardım etmek hizmetidir. Efendiler! Tarih 1936 veya 46 değil, hatta 1986 veya 96 da değil, tarih 2016 olmuş ve Aczmendiler kılık-kıyafet inkılabını ayak dibi etmişler. Her halde sizin haberiniz olmamış ki, Nur talebesi olduğunuz ve isminiz Hasan, Yakub, İbrahim ve emsali olduğu halde, hâlâ Hans, Jacob, Abraham gibi bir hayat sürüyorsunuz!

Biz Aczmendîler, ‘şeair-i İslamiyenin ihyası’ emrini üç kısımda tahkik ediyoruz. Telvihat-ı Tis’a’da geçen “üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslamiye” tabirini, mu’cizekar manevi kılınç hükmünde olan şeair-i İslamiye ile münasebettar görüyor; o zikredilen “üç kal’ayı” üç madde halinde değerlendiriyor; ve aynı zamanda hakikat mesleğini ve terbiye metodunu ve “amelinizde rıza-i İlahi olmalı” emrini bu surette anlıyoruz. Ve elbette süfyaniyet rejim-i bid’akâranesi ile mücadelemiz de bu tarzda oluyor:

Alem-i İslamın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hurufu olan hatt-ı Kur’aniyenin muhafaza ve ihyası.

Şahsî, ailevî ve cemiyet hayatımızda örf-âdet ve an’ane suretinde cereyan edegelen, sünnet-i seniyye ve şeair-i İslamiye esası üzerine müesses hissiyat-ı mütevariseyi ve hayat tarzını ihya etmek.

Üç şube-i İslamiye olan medrese, tekke ve mekteb ittifakını sağlayarak, yani yaşayarak kalb ve aklın cem’ olduğu dergahların, camilerin, mescidlerin ihyası.

İnşaallah sonraki yazımızdan itibaren  bu üç maddeyi tahkik ve tedkik etmeye gayret sarfedeceğiz.

Kastamonu Lahikası

23.Söz

3.Söz

11.Lem’a

Tarihçe-i Hayat

11.Lem’a

M.Nuriye

Nurun İlk Kapısı 3.Ders

M.Nuriye

Münazarat

Yükleniyor