YENİDEN BİSMİLLAH DİYELİM

            Bismillahirrahmanirrahim.

            “Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet; Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinin ruh-u manevisi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyumu manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine de alakadarlık noktasından gelen füyuzât artık gelmiyor. Risale-i Nur talebesi Risaleyi okuyor, malumatı artıyor. Fakat marifet, istikameti ve ihlâs artmıyor.”

(Risale-i Nur'un birinci ve en birinci Talebesi Hacı Hulusi Efendi)

 

            Risale-i Nurlardaki sayfalar dolusu uhuvvet bahisleri ve bu bahislerin hülasası hükmündeki şu mübarek ifadeler, layık veçhiyle anlaşılamadığı için ziyadeleşen malumata bedel, marifetullah sırları gizlendi, istikamet kayboldu, ihlas anlaşılmaz oldu.

            Peki, Risale-i Nur gibi en ince imani meseleleri sarih, anlaşılabilir ve her muhatabın keyfiyetine münasip bir tarzda ifade eden bir eser, nasıl olurda hayati önemdeki bir konuyu yanlış anlaşılabilecek bir tarzda ortaya koymuş olabilir?

            Elcevap; Bu yanlış Risale-i Nur’a ait değil. Bu yanlış, nefse hayranlığın, cerbezeli aklın ve temperver hissiatın mahareti sayesinde oldu. Öyle bir maharet ki, başından sonuna kadar yokluk, hiçlik, tevazu, mahviyetle ile dolu dersler; varlığın zirvesini, enaniyetin en kesif halini, ehl-i küfrü kıskandıracak bir tarzda Dünya’yı inşa etmek gayretini netice verdi.

            Bu nasıl mı oldu?

            Risale-i Nur derslerinin muhatap, makam ve maksatlarını birbirine karıştırdık. Zira malum olduğu üzere kelamdaki kıymeti belirleyen dört şey vardır; Mütekellim, Muhatap, Makam, Maksat… Bu dört şeyi olması gerektiği gibi konumlandıracak bir nur-u akıl olmazsa ise, şifaya vesile eczalar zehire, istikamete dair usuller vartaya, marifetullaha ait hakikatler masivaullah’a tebdil olur.

            Öyle ki, değil bir beşer kelamının, bazen olur Kur’an-ı Kerimdeki bir kısım ayetlerin dahi “kalbi hastalık içerisidekileri dalalete sürüklediğini” bizzat Kur’an bizlere ihbar ediyor. Hâlbuki, Kur'an Kelamullah'tır. Mütekellimi, Allah-ı Azimüşandır. Ve Rabbimiz, ayetlerine münasip bir idrakte muhataplar yaratmıştır. Fakat buna rağmen sırr-ı imtihanın bir cilvesi ve hastalıklılı kalplerin bir neticesidir ki, insanlar akın akın dalalet çukurlarına sürükleniyor.

            Kelamdaki bu dört mühim husus üzerinden uhuvvet bahsinin mütalaasına devam edelim…

            Evvela Mütekellim hususunda nur camiası olarak ihtilaf yoktur. Hepimizin rahle-i tedrisindeki eser (Kur’an ve Hadisten sonra) Risale-i Nurlardır. Geriye muhatap, makam ve maksat manasında derslerimizin mütalaası kalır ki bu konuda da her bir uhuvvet bahsini ayrı ayrı ele alıp, üç cihetle değerlendirmek ve delillendirmek yerine, konuyu Risale-i Nur camiasındaki iki farklı anlayıştan biri olan ve Risale-i Nurları bir irşad eseri olarak yorumlayan anlayış üzerinden arz etmek istiyorum.

            Bu şunun için önemli. Rahle-i tedrisinde bulunduğunuz esere ve o eseri size ders veren zata karşı nazarınız, alacağınız dersin rengi değiştirir.

            Misalen, bir kısım dalalet fırkalarının tahayyül ettiği gibi Rasulullah’ı (asm) Kur’an’ı size ulaştıran (haşa) bir postacı olarak görüseniz, Kur’an’dan aldığınız ders farklı, O’nu Kur’an’ın çekirdeği ve dahi en kamil bir meyvesi olarak görürseniz aldığınız ders farklı olur. Birinde eseri alır nefsinizle baş başa kalırsınız. Diğerinde ise uçsuz bucaksız bir deryaya dalarsınız.

            İşte bu misalde olduğu gibi Risale-i Nur hizmetinde de iki farklı anlayış hakimdir. Bunlardan biri, Bediüzzaman Hazretlerini (ra) Risale-i Nurları getiren mübarek bir postacı olarak kabul eder. Diğer bir cenah ise, O’na Risale-i Nurların çekirdeği (*) ve meyvesi olarak nazar eder.

            Risale-i Nurlara ve onu ders veren mübarek zevat-ı kirama irşad nazarıyla bakan bu ders usulünün günümüzdeki takipçileri Aczmendilerdir.

            Bu münasebetle Tatbikat-ı Aczmendi’de “uhuvvet” bahsinin nasıl anlaşıldığına bir bakalım. Taki günümüzde İslami duruş gösteremeyen imanın ve mühim bir ihtiyat kuvvetimiz eliyle Süfyaniyetin değirmenine su taşıttıran anlayışın nasıl bir hatanın neticesinde bu noktaya geldiğini anlayalım.

            Öyle ya dersimizin başındaki mübarek tespite göre, uhuvvet bahsi anlaşılmadığı takdirde ihlasla beraber marifetullah ve istikamet dahi kayboluyor.

            Aczmendi anlayışında uhuvvetin tesisi, ancak ona ruh olacak bir zatın vücudu ile kaimdir.

            Öyle ya onlarca, yüzlerce, binlerce ve hatta günümüzde milyonlarca fertten oluşan bir uhuvvet dairesi tek bir ruh etrafında kenetlenmezse, bir vücut teşkil edebilir mi? Edemez ve edemiyor.

            Böylesi bir ihtiyacı hissetmeyen nurcular “biz müstakil değiliz, şahs-ı maneviye bağlıyız” şeklinde muhalefet edeceklerinden, suali tersinden de sormakta fayda var.

            “Aynı ruhla münasebettar azalar, böylesine param parça bir vaziyet ve zayıflık gösterir mi?” Elbette ki göstermez ve göstermemeli…

            Şu halde günümüz nurcularının, geçmişte Üstad hazretleri etrafında cem olan talebelerin istikametli, marifetli ve ihlaslı hizmetlerini devam ettirebilmesi için bugün etrafında cem olabilecekleri ve her umurlarında ona teslim olabilecekleri, uhuvvet ruhunu muhafaza ve temsil edecek bir zat bulmaları elzemdir. Ve elbetteki bulacakları bu zatın irşad silsilesi itibariyle Üstad hazretlerinin silsilesine bağlı bulunması da ayrıca gerekir. Zira böylesi bir intisap bulunmasa kendisine intikal etmiş olan bir sır olmaz ki, muhatabına da aktarmak imkanı olsun.

            Aksi halde olan ve bundan sonra da olması muhtemel iki hal vardır.

            Birincisi; Binlerce fertten oluşan cesim, koca bir camia, ruhsuz ceset misal tesir gösteremez.

            İkincisi; Ehl-i dalalet ve zındıka komitelerinin yönlendirmesi ve teşvikiyle, liyakatsiz ve dahi keyfiyetsiz bir kısım insanlar başsız olan o bu camia nazarında büyütülüp parlatılmakla rol model konumuna getirilir ve dahi iman hakikatleri ve Risale-i Nur’un kahraman şakirtleri maksatlarının aksi yönünde sevk edilir.

            Netice-i Kelam: Hem fena’fil’ihvan hakikatinin doğru anlaşılması, hem yazılan bu mübarek eserlerin matlup neticeyi göstermesi adına nurcu cami bir an önce Risale-i Nurların bir irşad eseri olduğunu nazara alıp, bu itibarla rahle-i tedrisinde bulunacağı bir zatın önüne diz çökmeli ve dahi yeniden Bismillah demelidir.

--------------------------------------------------------

            (*) Risale-i Nurların en kamil meyvesi Mehdi aleyhisselamdır. Zira meyvenin kemali sadece çekirdeğe bakmıyor, mevsim şartlarının müsait olması da icap ediyor.

Yükleniyor