Zahirden Hakikata - 1

 

باسمه سبحانه وان من شئ الايسبح بحمده

« Sahabelerden ve tâbiîn ve tebe-i tâbiînden en yüksek mertebeli velayet-i kübra sahibi olan zâtlar, nefs-i Kur’an’dan bütün letaiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'an onlar için hakikî ve kâfi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Her vakit Kur'an-ı Hakîm, hakikatları ifade ettiği gibi, velayet-i kübra feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder.

Evet zahirden hakikata geçmek iki suretledir:

Biri: Tarîkat berzahına girip seyr ü sülûk ile kat'-ı meratib ederek hakikata geçmektir.

İkinci Suret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf-u İlahî ile hakikata geçmektir ki, sahabeye ve tâbiîne has ve yüksek ve kısa tarîk şudur. Demek hakaik-ı Kur'aniye’den tereşşuh eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hâssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler.»(1)

Evvelki yazılarımızda, tabiri caiz ise, Risale-i Nur’un telifi için mücadele eden Hz.Üstad’ımız ve erkan talebelerinden (r.anhüm) sonra, O’nun anlayış ve tatbiki için mücadele eden Aczmendiler ile aynı eseri okuyan Nurcu kardeşlerimiz arasında bazı ihtilaflı meselelere temas etmiştik. Bu yazımızda da yine, Risale-i Nur’un umum hayat ve hizmet tarzımıza yön veren bir dersini tahkik etmeye çalışarak, "hakikat mesleği" ve "zahirden hakikata geçmek" emirlerinin manalarını ve bize yüklediği mükellefiyetleri görmeye ve göstermeye gayret sarfedeceğiz. Bu vesile ile de, hakikat mesleğinin hayali, farazi, zanni bir surette değil, belki günlük hayatımızın her safhasında yer alan ameli bir manası olduğu görülecek. Yani "Risale-i Nur'un hakikat mesleği, eserleri sürekli okumak vazifemizle birlikte günlük hayatımızda bize ne emrediyor, ne manaya geliyor", beraberce bakacağız inşaallah.

Her ne kadar "…Her vakit Kur'an-ı Hakîm, hakikatları ifade ettiği gibi, velayet-i kübra feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder… Hakaik-i Kur'aniye’den tereşşuh eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hâssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler"(1) ifadelerini kendi haklarında söylenmiş kabul ederek, kendilerini velayet-i kübra ashabından zannederek onun rehavetiyle(!) hareket eden nurcular hakkında söylenebilecek çok şey olsa da, müstakil uzunca bir makale mevzuu olabilecek bu meseleden sarf-ı nazar, burada sadece "zahirden hakikata geçmek" emri üzerinde duracağız. Evet son 40-50 senedir, bir tarafta kendini varis-i nebi(!) ve velayet-i kübra ashabı(!) yerine koyan laakal 10-15 milyon insan var, fakat diğer tarafta süfyaniyet rejimi hâlâ ayakta, fesadına berdevam! Herhalde tarihte veraset-i nübüvvet ve velayet-i kübra manalarını bu derece su-i istimal ve ayak dibi eden "İstanbul tarzı nurculuk"tan başka bir anlayış ve hareket olmamıştır!

Zahirden hakikata geçmek

Gerek bizim sohbetlerimizde ve hususan umumi derslerimizde gerekse Nur camiasında bu ifadelerin geçtiği yerler okunurken, yapılan izahlarda hemen hemen tam bir muvafakat vardır. Mesela Risale-i Nur ile alakalı sitelerin birisinde bu mesele kısaca şöyle izah edilmiş:

"Herşeyin biri zahiri diğeri de batıni dediğimiz iç yüzü yani hakikatı vardır. Ağacın dış görüntüsüyle, iç kısmındaki faaliyetlerden tutun da, taa insanın dış simasından iç duygularına kadar, zahir ve batın hakikatına nazar gezdirebiliriz." Diğer bir sitede de şöyle ifadelendirilmiş:

" Herşeyin bir dışı, bir de içi vardır. Veya görünen tarafı ve görünmeyen tarafı vardır.

Mesela, en basit misaliyle:

Bir resim önümüzde duruyor. Resim zahirdir, görünüyor. Ama ressam görünmüyor. Resim zahir, ressam hakikattır. Yani resimdeki bütün güzelliklerin, renk ve desen uyumlarının, simetri ve sanatlarının hepsinin kaynağı, menbaı ressamdır. Ressamın da kalbi, ruhu, istidad ve kabiliyetidir. Yani isim ve sıfatlarıdır, duygu ve şe'nleridir.

Kainatta gördüğümüz -kendimiz dahil- herşey zahirdir. Hakikatı ise Rabbimizin esma ve sıfatıdır. Sanat ve şuunatıdır. Başta Peygamber Efendimiz (ASM) ve Kur'an olarak, bütün peygamberler, evliyalar bunu kendi hayatlarında yaşadıkları gibi, muhatab oldukları herkese bu dersi vermişler. İşte kainatın tamamında hükmeden esma-i İlahiye ve sıfat-ı Rabbaniyedir. Ne demek?.. Yani herşeyi kaplayan Allah'ın isimleridir."

Evvelce derslerine iştirak ettiğim ağabeylerimin derslerinde ve göz gezdirdiğim birçok sitede olduğu gibi biz de derslerimizde ekseriyetle aynı minval üzere izahlarda bulunuyoruz. Çünkü muhatabların büyük bir kısmı bu kadarına talip oluyor.

Fakat - bütün mana bundan ibarettir dememek şartıyla - bu izahların kendisi doğru olsa da mühim bir eksiği var. Zira bu ifadeler binler seneyi(2) iktiza eden bir ameliyenin, yani bir irşadın neticesidir, hal ve kemalat sahibi olanın kainata nasıl baktığının ve bakması gerektiğinin tarifidir. Yoksa "o nazara nasıl sahib olunur" veya "hakikat mesleğinde nasıl gidilir, ne yapılır, nasıl hareket edilir" suallerinin cevabı değildir! Yani bu izahlar, seyr ü sülûk ile kat'-ı meratib edilerek gelinen bir kemalat seviyesinde kalbî, ruhî, hissî, vicdanî, aklî ve halî bir kemalatın neticesinde kesbedilen bir nazarın, kainata ne tarzda baktığının kelimelerle tarif gayretidir. Belki bu izahlar "zahirden hakikata geçmek" kelimeleri için kafi görülse bile, devamı olan "iki suretledir" kelimelerini ve sonrasını izah etmekten çok uzaktır. Halbuki bu işin derdine düşen ve hayatını Risale-i Nur'un programı dahilinde şekillendirmek isteyenler için asıl mühim olan nokta "nasıl ve neler yapacağım" sualinin cevabıdır. Yani "tamam… ben tarikat berzahına uğramayacağım da, lutf-u İlahiyeye mazhar olmak için, oturup kitap okumaktan başka bir şey yapmayacak mıyım? Eğer kitap okumak kafi ise o vakit Bağdad tarrarlarından ne farkım olur? Eğer yapmam gereken bir şey varsa, ne yapmam lazım gelir? Lutf-u İlahiyeye mazhar olup olmadığımı nereden bileceğim? Mazhar isem nasıl hareket edeceğim; değilsem ne yapacağım?" sual ve suallerinin cevabını bulmak ve tesbit etmek gerektir! Bu öyle bir cevap olmalıdır ki, cevabı anlayabilmek ve tatbik edebilmek için kemalat sahibi olmaya ihtiyaç olmasın! Bu manaya matuf, yani doğrudan doğruya günlük hayatımızda tatbik edebileceğimiz lazımların dışındaki, kalbî, ruhî, halî bir kemalatı iktiza eden "şunu yapmak lazım, bunu etmek lazım, eşyaya mana-yı harfi ile bakmak lazım, esbabın arkasında fail-i hakikiyi görmek lazım" gibi lazımlar ile asıl yapılması lazım gelenleri görmemek, tehir etmek, üzerini örtmek ve hatta tahkikatına sed çekerek başkasına birşeyler dikte etmeye çalışmak, ne yazık ki kendini ve başkasını kandırmaya çalışmaktan başka bir manaya gelmemektedir. Biliyorsan, bildiğin kadarıyla yardımcı olmaya gayret sarfet; bilmiyorsan alemi kurtarmayı bırak da bu işin derdine düşmeye bak! Zira senin bu lazımların, en hafifiyle şu dersin şümulüne giriyor:

« İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda te’sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: “Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!” Yâni, fıtratını değiştir gibi zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar…»(3)

Neyse… Tedkikatımıza başlayalım:

Evvela "zahirden hakikata geçmek" ibaresine, Türkçe'deki ismin "-den, -dan" halinin cümleye verdiği manaları kullanarak bakalım:

Bu cihetten, "zahirden hakikata geçmek" ifadesinin birinci manası, ekseriyetin anladığı ve anladığımız üzere şöyle olur: "Zahir" bir oda, menzil, seviye, sınıf veya zemin kat olup "hakikat" dahi –mevzuumuz itibariyle- diğer bir oda, ilerideki bir menzil, üst seviye, üst sınıf veya üst kat manasına gelmektedir. Yani "zahirden hakikata geçmek", bir menzilden diğer menzile, bir halden diğer bir hale, bir makamdan diğer bir makama intikal etmek manasındadır. Elbette yine Risale-i Nurlar'a göre bu intikalin nasıl olacağını tahkik etmek elzemdir. Aslında bu mana, her ne kadar nurcu kardeşlerimiz kabul etmeseler de, "tarîkat berzahına girip, seyr ü sülûk ile kat'-ı meratib ederek hakikata geçmektir" suretine daha muvafık düşüyor. İkinci sureti tahkik ettikçe bu daha iyi anlaşılacaktır ümidindeyim.

"Zahirden hakikata geçmek" ifadesinin diğer bir manası ise, aynı zamanda birinci mananın dahi kısa bir yoldan nasıl tahakkuk edeceğini iş'ar etmektedir; ki, "zahir yoluyla, zahire riayet ederek hakikata geçmek" manasına gelir. Evet aynı dersin verildiği 27.Sözün Zeyli'nde şu ifade geçiyor: "… hakikatı ayn-ı zâhir içinde bulmaktır". Kanaatimce bu mana çok daha kavidir ki -bugünkü tabirlerle- işin teoriğinden ziyade pratiğin derdine düşenler için bir istikamet, bir usûl ve bir metod gösteriyor.

Şöyle bir misal, kasdettiğim mananın biraz daha rahat anlaşılmasına vesile olabilir: Maksadımız Mekke-i Mükerreme'ye gitmek olsun. Umre veya hacca gideceğimiz zaman "inşaallah Medine-i Münevvere'den Mekke'ye geçeceğiz" dediğimizde, buradaki ismin "-den, -dan" hali nasılki bizim maksadımıza giderken hangi yolu kullanacağımızı ve netice itibarıyla da mîkat mahallimizi söylüyorsa, öyle de "zahirden hakikata geçmek" ibaresindeki "zahir" dahi hakikata giden yolda hangi yolu ve metodu kullanacağımızı bize i'lam etmektedir.

Şimdi bu ikinci mana üzerine tahkike devam edelim:

Malumdur ki, İhlas Risalesi, Risale-i Nur'daki hakikat mesleğinin en mühim bir risalesidir. Öyleki, « laakal her onbeş günde bir defa okunmalı » emriyle mükellef edilmişiz. Yani ya iki okuyuş arasında onbeş günden fazla bir zaman geçmemesi lazımdır; yada öyle müdakkikane okunmalı ki, herbir okuyuş en az onbeş gün sürmelidir. Artık isteyen istediği manayı tercih etsin.

İşte bu İhlas Risalesi'nde, ihlasın hasiyetleri zikredilirken « en kısa bir tarîk-ı hakikat ihlastır » emredilmiş. Bunun ile birlikte risalenin devamındaki «…ihlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri defetmek için gelecek düstûrlar rehberiniz olsun » ifadeleri beraber düşünülecek olursa, hiçbir zorlama olmadan şu mana çıkacaktır: "Risale-i Nur'un hakikat mesleğine girmek, o yolda gitmek ve karşımıza çıkabilecek varta ve galatlara düşmeden berdevam olup hakikata, belki de şeriata vasıl olmak için gelecek düsturlar rehberiniz olsun." O şeriat ki, « doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka noktasında hitab-ı İlâhînin neticesidir. Tarikatın ve hakîkatın en yüksek mertebeleri, şerîatın cüzleri hükmüne geçer ».(4) Bu kemalatın (şeriat) sakinleri ise velayet-i kübra ashabı zevat-ı kiram olup doğrudan doğruya Kur'an'a muhatab olan sahabenin tamamı, tabiinin büyükleri, Eimme-i Erbaa, İmam Rabbanî, İmam Bediüzzaman (r.anhüm) gibi varis-i nebi zatlardır.

Madem İhlas Risalemizin, mesleğimizin dört hatvesine işaret ve izah etmesi kuvvetle muhtemel Dört Düstur'u rehberimizdir; öyleyse birinci düsturumuzun penceresinden bakarak "zahir yoluyla hakikata" nasıl geçildiğine beraberce bakalım.

« BİRİNCİ DÜSTÛRUNUZ: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse te’siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.» (5)

İşte "amelinizde rıza-yı İlahi olmalı" düsturumuz, "hakikatı ayn-ı zâhir içinde bulmak" ve "lütf-u İlahî ile hakikata geçmek" emirlerinin tatbikî bir izahıdır. Zira "amel" denildiği zaman kimsenin hatırına kalbe ve ruha ait muamelat gelmez. "Amel" hayata, günlük işlerimize ve halimize ait bir emirdir. Halbuki hepimizin kelime olarak bildiğimiz ihlas, niyete ait, meleklerin dahi muttali olamadığı kul ile Rabbi arasındaki bir sırdır.

Öyleyse İhlas Risalesi'nde amelin ne işi var? Yani "niyetinizde rıza-yı İlahi olmalı" cümlesine bedel, niçin "amel" tercih edilmiştir? Ve "amelin kendisinde" rıza-yı İlahi olması ne demektir?

Diğer bir husus; Hakim isminin azami mazharı olan bir zatın kelamında ve eserinde lüzumsuz ibareler olmaz. Ve bu eser, talebelerine, kendi imanlarını kurtarmaya çalışmak ile birlikte, ehl-i imanı da dalalete düşmekten muhafaza etmek emrini verdiği halde (ki bu emrin su-i tefehhüm ve istimali ile -kaba bir tabirle- yapılmadık şaklabanlık kalmamış), işin taa en başında nasıl bir amel emri veriyor ki, o emrin akabinde "senin bu amelin insanların, hatta ehl-i imanın dahi hoşuna gitmeyecek, senden ürkecekler, sana sırt çevirecekler, sana küsecekler, hatta belki nurcular dahi o ameli reddedecek; fakat bunun ehemmiyeti yok; seni dinlemeseler de, senden kaçsalar da, sana sırt çevirseler de, seni reddetseler de, seni kınasalar da sen ameline devam et" diye teselli ediyor, ders veriyor. Bu nasıl ve hangi ameldir ki, büyük kitlelerin bırakın bu hakikatları dinlememesi, belki küsmelerinden, reddetmelerinden, sırt çevirmelerinden daha ehemmiyetlidir?!

Hem Birinci Düstur'daki bu teselli, 11.Lem'a'daki şu ifadelere ve teselliye ne kadar çok benziyor:

« Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin Şerîat ve Sünnetinden i’raz edip Kur’ânı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir. Ne âsiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdâd edenler mededsiz kalırlar! Öyle de ma’nayı işarîsiyle der ki:

… Eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Mâdem o var, herşey var. … Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sâhibi, nihayetsiz cünûd ve askerinden başkalarını gönderir. … Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek mutî kullarını gönderebilir. Mâdem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! » (6)

Hem ne garip ve beşaretli bir tevafuktur ki, 11.Lem'a'da bu izahlarla tefsiri yapılan hasbiye ayetinin cifrî değeri, hicri 1409, yani miladi 1988 Ağustos'unda başlayan bir tarihtir ki, Elaziz'deki ilk dergahımızın faaliyete başladığı zamanı göstermektedir, elhamdülillah.

Evet "amelimizde rıza-yı İlahi olacak". Peki hangi amelde rıza-yı İlahî vardır? Yani hangi ameldir ki, âmilin ulviyetine – süfliyetine, havaslığına – avamlığına bakmadan rızaya muvafık bir amel olsun?

İnşaallah devamı sonraki sayılarımızda…

1- 28.Mektub 3.Mesele 4.Nokta

2- 16.Söz

3- 9.Mektub

4- Telvihat-ı Tis'a

5- 21.Lem'a İhlas Risalesi

6- 11.Lem'a

Yükleniyor