Zahirden Hakikata - 4

باسمه سبحانه وان من شئ الايسبح بحمده

Şeair-i İslamiye tahkikatımıza devam ediyoruz…

« Nasıl "hukuk-u şahsiye" ve bir nevi hukukullah sayılan "hukuk-u umumiye" namıyla iki nevi hukuk var. Öyle de, mesâil-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taallûk eder; bir kısım umuma, umumiyet itibarıyla taallûk eder ki, onlara "şeâir-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeâirin umuma taallûku cihetiyle, umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taallûk ettiği gibi, Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa titresinler! (1)

Evvelki yazımızda şöyle bir giriş yapmıştık: "Dergimizin bu kısmındaki tahkikatımız Risale-i Nur’un hakikat mesleği hakkındadır. Gerek Hz.Üstad’ımızın vazifedarlığını, gerekse şeair-i İslamiye ve hizmet-i Kur’aniye meselelerini bu nokta-i nazardan değerlendiriyor ve hakikat mesleğini tedkik etmeye çalışıyoruz."

29.Mektup’tan iktibas ettiğimiz bu "şeair-i İslamiye" hakkındaki dersimize de aynı nazarla bakıyor ve bu dersteki emirleri hakikat mesleği ve "amelinizde rıza-i İlahi olmalı" düsturuyla münasebettar görüyoruz. Evvelki yazılarımızda bu münasebetten bahsetmiştik. Fakat burada kurduğumuz münasebet sadece evvelki yazılarımıza müstenid değil, yukarıdaki iktibasa derc etmediğimiz bu dersimizin birinci cümlesi, burada verilen emirlerin hem hakikat mesleği ile hem de "en kısa bir tarik-ı hakikat" olan "İhlas"ın düsturları ile nisbetini gösteriyor. İşte bu dersimizin birinci cümlesi;

« Buna dair bir DÜSTUR-U HAKİKATİ beyan etmek lâzım. Şöyle ki:….» diyor ve yukarıda yazdığımız şekilde devam ediyor.

Risale-i Nur hakkındaki bir sitede gördüğüm gibi, "düstur-u hakikat" kelimelerine "gerçeklik prensibi" diye mana veren bir zihniyet, elbette Risale-i Nur’un hakikat mesleği yerine, isbatiyecilik ve akılcılık üzerine müesses feylesof yetiştirmek mesleğinden öteye geçemeyecektir!.. Ve elbette, « o şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir» cümlesini kendisi ezberleyip başkasına da ezberlettirse bile; kendince iman hizmetinin selameti için (!) onlarca, yüzlerce maslahat ve hikmetlere binaen o şeair hayatında gözükmeyecektir. Hem de Hz.Üstadımızın (ra) Kastamonu Lahikasında « hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisâtın fetvalarıyla onlar terk edilmez.» emrini gördüğü ve bildiği halde!

Evet, burada, "amel edememek başkadır, reddetmek bütün bütün başkadır" denilebilir ve bir cihetten doğrudur. Fakat, biz bu mütalaalarımızda, üç kademeli harekat ve hizmet programı olan Risale-i Nur Talebeliğinden ve Risale-i Nur’un hakikat mesleğinden bahsediyoruz. Mukayesemiz, kemalizmin meyvesi olan sokaklara ve hayat tarzına göre değil; "bu sarık, bu başla beraber çıkar" ve "yirmisekiz sene, gavurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedaisine ve hakikat-ı Kur'aniye'nin fedakar hizmetkârı" diyen ve kendisine benzemek isteyenler için Risale-i Nur’u telif eden varis-i nebi Hz.Bediüzzaman ve O’nun izin ve icazetli erkan talebelerinin hayat tarzına göredir. "Yaşamadığımı yazmadım" diyen sahibü’z-zamanın eserini kendi telifi gibi kabul eden bir muhatab, yapabildiklerini ve yapamadıklarını değerlendirirken, sokaktaki, kahvehanedeki, mezbeleliklerdeki insanları ölçü birimi alması yakışık alır mı; ve böyle yaparsa yapmadıklarından mütevellid mazur sayılabilir mi? İtirazımız "amel edememek başkadır, reddetmek bütün bütün başkadır" anlayışına değil, belki anlayış ve hizmetini, fiilen "amel etmiyorum ve doğrusu budur" temeline bina edenler içindir. Yapamayabilirsin! O zaman, kusurunu bilip edebinle oturmak mesleğine hürmet için daha münasib değil midir? Eğer talebe isen ve Risale-i Nur ve hizmeti hakkında söz söyleme selahiyetini kendinde görebiliyorsan, şu gelen ifadelerin muhatabı sensin!

Hz.Üstadımız « bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327’ye bedel 1371’de ve Cami-i Emevi yerine alem-i İslam camiinde üçyüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatli ve taze bir ders-i içtimai ve İslamidir » diye başladığı Hutbe-i Şamiye’de şöyle emrediyor:

« Ey bu sözlerimi dinleyen bu Cami-i Emevîdeki kardeşler ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm camiindeki ihvân-ı Müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mazuruz" diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tembelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.»

Mesnevi-i Nuriye’de de şöyle bir dersimiz vardı:

« Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise düşmanı tevkif etmez, teşci’ eder…» (2)

Evet madem Hutbe-i Şamiye’deki ders, 1371 için taze bir derstir; öyleyse "kırk-elli sene sonra" diye seslendiği ihvan-ı Müslimin, 90’lı ve 2000’li senelerde içtimai hayatta hizmet eden ve etmesi gereken Nur Talebeleridir.

Malumdur ki, 26.Mektubun 4.Mebhası’nda izah edildiği üzere, Risale-i Nur’a muhatablık üç tarzdadır: Dost, kardeş, talebe…

Ey kendini Risale-i Nur’un, tarik-ı Aczmendi’nin bir talebesi olarak gören ve tanıtan kardeşim!

Eğer sen;

Kat’iyen Sözlere ve envar-ı Kur’aniyeye dair olan hizmete, yani tarik-ı Aczmendi’ye ciddi taraftar isen; haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben taraftar olmayıp kendine de istifadeye çalışıyorsan, dost sınıfına dahil olmuşsun demektir. Görüldüğü üzere dostluğun şartlarında amel mecburiyeti bulunmuyor.

Eğer sen;

Yukarıda hasiyetlerini zikrettiğimiz dostluğun şartlarına ilaveten, namaz kılıp kebairi terkediyor ve kendinle birlikte başkalarının da istifadesine ciddi çalışıyorsan, senin sıfatın "kardeş" oluyor.

Ey kendini Risale-i Nur talebesi bilip Risale-i Nur ve tarik-ı Aczmendi hakkında ahkam kesen ve kendisini söz sahibi bilen kardeşlerim ve ağabeylerim! Sizin, hassalarını zikrettiğimiz dost ve kardeş sınıfına ilave olacak ne hassanız var ki, samimi Nur talebesi olan Aczmendileri Risale-i Nur dairesi dışında görüp onlara hücum ettiniz ve ediyorsunuz; ehl-i küfrün ve kemalist sistemin zulümlerine maruz kaldıkları zaman sevindiniz ve "oh! İyi oldu, hak etmişlerdi; tokat yediler!" dediniz.

Hadi biz tokat yedik! Fakat böylece, sizin de (tokat yediler) ikrarınız ile "Risale-i Nur talebeliğimiz" kader-i İlahi ile tescillenmiş oldu! Bir de Risale-i Nur’dan sizlerin durumuna bakalım:

« Şu dalalet-âlûd ve sefahet-perver medeniyetin şakirdleri ve idlâl edici sakîm felsefenin talebeleri, acib ihtirasat ve pek garib tefer’unlukla sarhoş olmuşlar. Sonra gelip, desiseler ile müslümanları, ecnebilerin âdâtına davet ve terk-i şeair-i İslâmiyeye teşvik ediyorlar. Hâlbuki her şeairde nur-u İslâma bir şuur ve bir iş’ar vardır.

Kur’an-ı Hakîm’in tilmizleri ise, bunlara mukabele edip derler ki: "Ey dalalete dalmış gafiller! Dünyadan mevti, insandan acz ve fakrı kaldırmak çaresi varsa, dinden ve dinin şeairlerinden istiğna edebilirsiniz. Yoksa susunuz… Zira ölüm, acz, zeval, fakr, sefer gibi âyât-ı tekviniye yüksek sadâlarıyla, dinin lüzumuna ve şeairin iltizamına davet ediyorlar.» (3)

Ey kendisini Risale-i Nur talebesi olarak ilan edip Aczmendiler hakkında olmadık iftiralarda bulunanlar!

Risale-i Nur’a talebe olmanın hassası ve şartı nedir?

"Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çık(mak) ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bil(mektir)".

Yine malumunuzdur ki: Hz.Üstad’ımızın ifadeleri ile "akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir". (4)

Şimdi bu hüküm müvacehesinde, sizler fiilinizle, yukarıda iktibas ettiğimiz dersin, "şeairin iltizamına davet eden Kur’an-ı Hakim’in tilmizleri" safında mısınız; yoksa yaşayış tarzı ve fiilinizle "ecnebilerin âdâtına davet ve şeair-i İslamiyeyi terk etmeye teşvik edenler" güruhuna mı dahilsiniz?! İmanlarını dalaletten muhafaza etmekle mükellef olduğunuz muhatablarınıza sözünüz mü tesir eder fiil ve yaşantı tarzınız mı?

Bir vakit, bana kıyasen, çok çok evvel, yetmişlerde belki de altmışlarda Risale-i Nur ve hizmeti ile tanışmış olan bir ağabeyimin davetine icabet ettik. Yanlış hatırlamıyorsam, 3-4 kişi idik. Namaz vakti girdi; cemaatle namaz kılacağız. Namaz kılabilmek için 15 dakika eşyalara manevra yaptırmak zorunda kaldık, yine de rahat bir zemin oluşmadı. "Ne var ki bunda?" diyebilirsiniz! Doğru! Fakat salonda idik ve o salon mübalağasız, en az 70-80 metrekare büyüklüğünde, belki daha fazla idi. Bu bir nümune; ve tek değil. Mesele zenginlik değil; helalinden kazanıp zekatını da verdikten sonra, helal dairede keyfini arayana ilişilmez. Mesele ecnebi âdâtının dem ve damarlarımıza kadar sirayet etmesi; Nur camiasının bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, imanlarını dalaletten muhafaza etmekle mükellef oldukları insanları, fiilen ecnebi âdâtına davet ve terk-i şeair-i İslamiyeye teşvik etmesi!

Eğer maksadımız Risale-i Nur ile hakaik-ı imaniye ve islamiyeye hizmet etmek ise, bunun en güzel sureti ve tarzı şeair-i İslamiyenin ihyası ile tahakkuk eder ki, bu serinin evvelki makalelerinde Hz.Üstadımız’ın ifadeleri ile uzunca zikretmiştik ki, "her şeairde nur-u İslâma bir şuur ve bir iş’ar vardır." Ve Risale-i Nur’un hakikat mesleği ve "zahirden hakikata" geçmek bu suretledir.

Şimdi de 10.Lem’adaki "Nur Talebeleri"nin yedikleri şefkat tokatlarından birisine nazar edelim:

«… Sonra ehl-i dünya onun safvet-i kalbinden istifade ederek dediler ki:

"Sözlerin bir kâtibi olan Hafızın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezan muvakkaten terk edilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın."

O bilmiyordu ki, hizmet-i Kur'âniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş. O gece rüyada ben görüyordum ki, Mustafa Çavuş'un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim:

"Mustafa Çavuş, sen bugün kimle görüştün? Seni, elin mülevves bir surette kaymakamın arkasında gördüm."

Dedi: "Eyvah! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, 'Kâtibe söyle.' Ben arkasında ne olduğunu bilmedim."»

Risale-i Nur’un bir talebesi, değil sarık hakkında yüzünü ekşitmek, belki tamamen safi bir kalb ve niyetle, hizmetin ve bir kardeşinin selameti için "sarığını çıkarmaya dair bir sözü" tebliğ ettiği için şefkat tokatına muhatab oluyor.

Şimdi, Aczmendiler için "tokat yediler" diyen sizler, içinizde "bu kılık-kıyafeti de nereden çıkardınız" diyenler olduğu ve ekseriyetiniz de (mühim bir kısmınızın hiçbir mecburiyeti olmadığı halde) aynı zihniyetle hareket etmenize rağmen, "tokat yememekle" böbürleniyorsunuz. Heyhat! Şaşarım sizin aklınıza ve mantığınıza!

Ey dost ve kardeş! Tokat talebeye gelir, bilmiyor musun?!

Şimdi sen bu halinle, Mustafa Çavuş (rh) ile aynı safta mı oluyorsun; yoksa O’nu iğfal edenlere yardım mı etmiş oluyorsun?!

« Sünnet-i seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. » (5)

« Risale-i Nur’a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur’an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A’zam (R.A.) kerametkârane ondan haber verip tercümanını teşci’ etmiş.» (6)

Ey kardeşlerim! Elbette Risale-i Nur’u kendi telifiniz gibi bilip öyle sahib çıkarak yukarıdaki Kur’an’ın iltifatına ve o mübareklerin (ra) teşci’ine muhatab olmak istersiniz ve isteriz. Öyleyse vazifemiz, şeriat-ı Muhammediyenin (asm) ve şeair-i Ahmediyenin (asm) icra, tatbik ve ihyasıdır. Yani, süfyaniyetin ve ehl-i küfrün yapmış olduğu tahribatı tamir etmektir. Şeriat-ı Muhammediye (asm) nübüvvet kemalatı ve velayet-i kübra feyizleri, şeair-i Ahmediye (asm) ise, nübüvvete inkılab eden velayet-i Ahmediyenin (asm) bize ihsan ettiği "hakikat mesleğidir." Diğer bir ifade ile;

« Ferâiz-i diniyeye ve sünnet-i seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.» (7)

Makalemizi Hz.Üstadımız'ın (ra) Tahmidiye'de yapmış olduğu bir dua ile hitama erdirelim…

آمِنْ فَزَعَناَ بِدَفْعِ الْبِدْعِيّاَتِ الْهاَئِلَاتِ عَنْ شَعَائِرِ الْإِسْلَامِ وَفَرِّحْ قُلُوبَنَا بِاِعْلاَنِ الشَّعاَئِرِ الْاِسْلاَمِيَّةِ عَنْ قَريِبِ الزَّماَنِ

آمِينَ

(İslam şeairinden korkunç ve dehşetli bid'aları defetmekle korku ve telaşımızı emniyete çevir. Yakın zamanda, kalplerimizi şeair-i İslamiyeyi i'lan ile ferahlandır. Amin.)

Mektubat 29. Mektub, 1. Kısım, 8. Nükte

Mesnevi-i Nuriye, Hubab, Meclis-i Meb’ûsâna Hitab

Nurun İlk Kapısı 3. Ders

Hürriyete Hitab

Lem’alar 11. Lem’a 6. Nükte

Mektubat, İşarât-ı Gaybiye Bir Takriz, 8. Remiz

Beşinci Mektub

Yükleniyor