ŞERİATE TAALLUK EDEN SÜNNETLERİN EHEMMİYETİ

KIYAFETİN NURCULAR İÇİN EHEMMİYETİ

                Bu hükmün sahipleri madem Nurcu camia içerisindedir, o halde Risale-i Nurlardan verilecek cevaplar, onlar için muknî bir delildir.

                “Bu kısım ise örf ve âdât ve muamelat-ı fıtriyede Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir. Mesela, söylemek âdabını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdabının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok sünnet-i seniyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdab” tabir edilir. Fakat o âdaba ittiba eden, âdâtını İBADETE çevirir, o âdabdan mühim bir feyz alır” (11 lem'a)

                “Yatarken ona ittiba etmekte” ibadet sevabı bulunur da “Sarık sarmakla ona ittiba etmekte” ibadet sevabı bulunmaz mı? “Hayır bulunmaz” diyen kişi, Üstad'ın 11. Lem'a'daki bu içtihadına muhalefet etmiş olmaz mı?

                Peki bu muhalefette bulunan kişi müçtehid midir? Değilse ve hükmünü başka müçtehidlerin içtihadına dayandırıyorsa, bu tercihiyle kendi Üstadına muhalefet etmiş olmaz mı?

                Ayrıca “yatmak” gibi hususi dairedeki bir amelde, Sünnete riayet etmenin faziletinden bahseden Üstad Hazretleri “Sarık Sarmak” gibi içtimai ve Namaz'ın derece-i faziletini arttıran bir ameli, kıymetsiz görmüş olabilir mi? Elbette ki hayır…

                Kaldı ki, değil kıymetsiz görmek, bilakis sarık hususunda “ömrünü feda etmeyi” göze aldığına dair tarihçe-i hayatında bir çok hatırası varken, bir nurcunun sarığı hafife alması; “Üstad'ı ifrat ile suçlamak” manası taşımaz mı?

                Zira Bediüzzaman (ra) sarık hususunda “takılsa iyidir” tavrı göstermiyor veya birileri gibi sadece namazda takıp sonrasında çıkarmıyor. Kıyafet yasasının insanları darağacına götürdüğü zaman ve mekanlarda “BU SARIK BU BAŞLA BERABER ÇIKAR” diyor, ÖLÜMÜ GÖZE ALIYOR.

                Okuyup geçmeyin dikkat edin..! "Ölümü göze alıyor" diyorum…

                Fıkhen, ölümü göze alacak derecede kararlılık gerektirecek amel sayısı çok mahdut olduğu (hatta ruhsata müracaat edenler için hiçbir zaruret bulunmadığı) halde ve Üstadımız, Risale-i Nurların telif vazifesinin selameti namına (İmam-ı Şafiye ittibaen) sakal sünnetinden feragat ettiği halde, sarık için aynı feragati göstermiyor.

                Üstadımızın bu tavrına rağmen ve günümüzde de hiçbir kanuni icbar yokken, sözüm ona hizmetin selameti namına “sarık sarmamak” izahı zor bir meseleyken, bununla da kalmayıp “sarığı hafife almak” hatta daha da ileri gidip “İbadet tarafını inkar ile sarığın hükmünü yok saymak” Nurculuk adına manevi ve mesleki bir cinayet değil midir?

                Böylesi bir tavır içerisine girenler; Bedizzaman'ın (ra) ruhunu incitmekle kalmayıp, “sarığı çıkartıp şapkayı icbar etmekle” şeair-i İslamamiyeye savaş açmış “Süfyan'ın ruhunu şad ettiklerini” ne zaman fark edecekler?

                “O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâm'a taallûk ettiği gibi, Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa titresinler!” (29 Mek. 1.Kısım 8. Nükte)

                Gelelim sualinizin ikinci kısmına; sarığın şeâire taalluk eden bir sünnet olup olmadığına...

                Bu konuda Risale-i Nur'dan iki mehaz göstereceğiz.

                BİRİNCİSİ: Rabbimiz, Hatem'ül Nebi Peygamber Efendimiz'in (asm) geleceğini İncil'de haber verirken (Nebhânî, Hüccetüllah ale'l-Âlemîn) , onu “Sahibü't-Tac” ünvanı ile işaret ediyor. Ve Tac'dan muradın “amâme” yani SARIK olduğunu Üstadımız bize ders veriyor. (19.Mektup)

                Her ne kadar “sarık” ile kastedilen mana içerisinde “Arap kavmi içerisinden çıkacağına işaret” varsa da, diğer din müntesiplerinin Peygamberimizi (asm) tanımasında onun kavmine bakan tarafın yanında Şeair'i İslam'ın hissesi yok mudur?

                İKİNCİSİ: Bu mehazımızı da Risale-i Nur'dan vereceğiz. Lakin bu defa naklettiğimiz dersin manay-ı muhalifiyle muhataplarımızdan cevap isteyeceğiz.

                “Avrupa, dinine mutaassıptır. Hattâ bir âdi Bulgar'a veya bir nefer-i İngiliz'e veya bir serseri Fransız'a, “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın” denilse, taassupları muktezasınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım.” (27. Mektup)

                Sualimiz şudur; “sarık sarmak” mutaassıp bir Hristiyan için dinine hakaret oluyorsa, ehl-i takva bir Müslüman için “sarık sarmak” şeref, şiar ve dinine hürmet olmaz mı?

                “Olmaz” derseniz, peki sizin için an'ane-i İslâm'a riayet etmekle, dininize hakaret vaziyeti göstermeyeceğiniz ve sizi ecnebîlere benzemekten sakındıracak şeyin adı nedir? Ve sınırı neresidir?

                Böylesi bir endişe taşımıyor ve bunu bir ihtiyaç olarak görmüyor ve bununla da kalmayıp, başkasının da “Alamet-i farika ile dolaşmasından rahatsız oluyorsanız” o halde bizde olsun bir kulağınız;

                “İslâm fedailerine ve hakikat-ı Kur'âniyenin fedakâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz “Sen Yahudi ve Hıristiyanlara benzeyeceksin, onlar gibi gezeceksin, bütün İslâm ulemasının kıyafetini terk edeceksin” denilse, elbette öyle herşeyini hakikat-i Kur'âniyeye feda eden kahramanlar, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilseler, yüz ruhları da olsa feda edecekler”

                Bu ifadeler nurcu kardeşlerimize tanıdık gelebilir. Zira bu ifadelere çok yakın ifadeleri Bediüzzaman (ra) ehl-i bid'aya hitaben kullanıyor. (Emirdağ L.)

                Elbetteki biz bu ifadeleri kullanırken nurcu kardeşlerimizi “ehl-i bid'a" olarak vasıflandırmıyoruz. Lakin hiç kusura bakmasınlar, Risale-i Nur lisanıyla onlara verebilecek başka da cevap bulamıyoruz.

                “Cevap bulamıyoruz”dan kastımız, mehaz göstermek noktasındaki bir çaresizlik değil elbet. Bu çaresizliğimiz, sünnet-i seniyye gibi İslam'ın iki temel esasından birinin ehemmiyetini Müslümanlara hele hele nurculara anlatmak durumunda kalmanın vermiş olduğu hazin vaziyetin çaresizliğidir. Zira bu konuda kaynak sıkıntısı olmadığı gibi Üstad Bediüzzaman (ra)

                “Hâdisât-ı zamaniye bahanesiyle Vehhâbîlik ve Melâmî-liğin bir nev'ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer'iyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risaletü'n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat herhalde hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisâtın fetvalarıyla onlar terk edilmez." (Kastamonu L.) emiri biz nurcuları birinci derce mesuliyet altında bırakıyorken, ilk muhalefeti nurculardan görmek çok hazin…

                Risale-i Nurların sünnet-i seniyyeye verdiği ehemmiyeti bitamamiha burada zikretmek istesek en az 1000 sayfalık bir çalışmaya ihtiyaç olacak. İslam tarihindeki binlerce cilt kitaptan hiç bahsetmiyorum bile…

                Dilerseniz mevcut mesail-i ilmiyeyi nakil yerine, asrımız itibariyle sünnet-i seniyyenin binde bir hikmetini, onun da sadece içtimay-i hayata temas eden dört cihetini hülasa edip, Aczmendiler neden böyle giyiniyor? Sualinizi de kısmen cevaplayalım.

                Sünnet; Esmay-ı Hüsna'nın en azam derecesindeki kemalatın (maneviyatın) mücessem (cisimleşmiş) halidir. Hani bir deyim var ya; “Küp içindekini sızdırır” işte bir yönüyle Sünnet, Peygamberimizin (asm) manevi atmosferinin dışa yansımış halidir.

                Bu münasebetle kisvey-i Rasulullah'a ittiba, diğer tüm sünnetler gibi mutlaka gayet ehemmiyetlidir.

                Peki dışını ona benzetmek kafi midir? Elbette değildir…

                Manen de onun ahlak ve hissiyatına tevafuk etmek gerekir. Lakin unutulmamalıdır ki, dışını ona benzetmekle başlamakta, dört mühim fayda temin edilir.

                1) En makbul dualardan olan duay-ı fiiliye mazhariyet ile “Ya Rab! Dışımı ona benzettiğin gibi, içimi de ona benzet” manasında bir vaziyet göstermekle, inşallah kabule karin bir dua halinde bulunur.

                2) İnsanın kisvesinin hareket ve ahvaline sirayet ettiği muhakkaktır. Onun içindir ki, mühim mesleklerin (asker, pilot, doktor, hemşire...vb) üniformaları vardır. Taki vazife başındayken gereken mesleki ciddiyet temin edilebilsin. Aynen öyle de, sünnet kisvesinde bulunmak da, bireyin dini hassasiyetini ve ciddiyetini temin ve muhafazada mühim bir tesir gösterir.

                3) Bu üçüncü hikmet birinci derce nurculara ve Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin hükmüne itimad ve inkıyad edenlere bakar. Şöyle ki;

                “İslâmiyet iltizamdır; iman iz'andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'ân’iyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'ân’iyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü'min” tabirine mazhar oluyorlar. Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

                İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz.

                Felillâhi'l-hamdü ve'l-minnetü Kur'ân'ın i'câz-ı mânevîsinin feyziyle, Risale-i Nur mizanları, din-i İslâm’ın ve hakaik-i Kur'ân’iyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâm’ın delil ve burhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir; gayr-ı müslim kaldığı halde iman eder” (9.Mektup)

                Bu mübarek satırlar nefsin dehşetli şöyle bir desisesini bizlere haber veriyor:

                Risale-i Nur'un kuvvetli iman derslerini anlayarak okuyanların Allah'a imandan yana bir şek ve şüphelerinin kalmamak ihtimali varken, iman tek başıyla vesile-i necat olmuyor. Ya ne lazım? “İslam'ın ahkamına tarafgirlik ve teslim ve inkıyat lazım”

                İşte bu tarafgirliğin, teslimin ve inkıyadın en mühim bir alameti sünnet-i seniyye kıyafetidir.

                Peki, böylesi bir alamet olmadan, kişi İslam'ın ahkamına tarafgir ve teslim olmak ihtimali yok mudur?

                Elbetteki vardır. Ve ekser ehl-i iman da, bu minvalde şeriate bağlıdır. Lakin günümüzde Risale-i Nurlardan aldığı kuvvetli iman derslerine rağmen “Demokrasi ve Laikliğe taraftarlık gösteren” bir kısım nurcuların bulunması da gösteriyor ki;

                Eğer kişi herhangi bir alamet-i farika ile kendi safını ve taraftarlığını nefsine ve etraf çevresine ilan edip göstermezse, zamanımızdaki bir kısım dehşetli akımlar sebebiyle, önce hissen, akabinde fikren, nihayetinde de amelen İslami ahkamın dışına çıkmak ihtimali var.

                4) Bu zaman insanı gaflet ve serkeşlik itibariyle gayet ileri bir derecede birbirine tesir edip, kuvvet veriyor. İnsanlar, günah ateşi etrafında pervane misal dönmekte birbirini cezp edip ateşe çekiyor. Halbuki sünnet kisvesindeki bir insan (farz-ı muhal) kötü ahlaklı dahi olsa, bu ahlakını etrafa teşmil edip yaymaktan haya edip utanacağı gibi, etraf çevresindeki kötü ahlaklı kimselerin de kendisine karşı çirkin ahlaklarını gizlemelerine vesile olacaktır.

                Şimdi de diyeceksiniz ki, ahlaken kâmil olmayanların dışını ona benzetmesinin bu kutsi kıyafeti kirletmek ve Müslümanları kötü göstermek ihtimali olabilir.

                Haklısınız, bu hepimiz için muhtemel bir tehlike. Lakin hiçbir dünyevi meslek gurubunda kötü bir meslek ehli için o meslek karalanmaz. Mesela, kötü bir doktor veya asker üzerinden kimse bu müesseslere hücum etmez, etmemeli ve etmiyor da... Halbuki din hususunda bu hassasiyet gösterilmiyor. Her insanda görülebilecek bir beşeri kusur bahane gösterilip tüm Müslümanlara saldırıyorlar. Bunun dahili ve harici iki saiki var.

                Birincisi; Enfüsi alemin tağutu olan ENE, kendi noksanı, kusur ve günahını örtmek için bir başkasının hatasını nazara vermek ister.

                İkincisi; Afaki alemin tağutu olan beşeri ideolojiler (son derece dessas, organize ve sistematik bir tarzda) biri bin gösterir bir karalama ve haysiyet cellatlığıyla, bu tarz hataları büyütüp toplumun gözüne sokmakla, kendi pisliklerini ve sefahatlerini perdelemek isterler.

                Bunlara ilave olarak işin imtihan kısmına bakan başka bir cilve var ki, onu da burada izah etmiyor, fehiminize havale ediyorum.

                Fiemanillah…

Yükleniyor